REHBER OBASI TURİST REHBERLERİ TARTIŞMA PLATFORMU Ana Sayfa
Forum Anasayfası Forum Anasayfası >EDEBİYAT ALANI >Yazarlar-Şairler
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar
  SSS SSS  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

Cahit Sıtkı Tarancı

 Gönder Gönder
Yazar
Mesaj
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
TUREBTÜRKİYE Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Konum: Ankara
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 4404
  Alıntı TUREBTÜRKİYE Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Konu: Cahit Sıtkı Tarancı
    Gönderim Zamanı: 14.Ekim.2009 Saat 23:03
 
Cahit Sıtkı Tarancı 

56 yıl olmuş aramızdan ayrılalı.
Pek çok özlemi vardı elbette.
Ama bir özlemi vardı ki;
İşte bunu göremeden  genç yaşında 46 yaşında gitti CAHİT.
 

Özlediği bir MEMLEKET manzarası vardı…
Herkesin, hepimizin özlediği MEMLEKET…
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun.
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun
Memleket isterim,
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun.
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim,
Ne zengin, fakir, ne sen-ben farkı olsun,
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim,
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet, ölümden olsun…
…………..
Cahit Sıtkı, Diyarbakır’ın eski ve soylu ailelerinden biri olan “Pirinççizadeler”dendir.
Tarımla uğraşan Bekir Sıtkı efendinin oğludur. Annesi, babasının amcasının kızı Arife hanımdır.

2 Ekim 1910 günü Diyarbakır’da, Camii Kebir Mahallesi’nde, günümüzde kendi adına müze olan evde dünyaya geldi.

Bazı insanlar O’nu “Ölümün şairi” olarak bilirler.

Oysa doğru değil bu. . O şiirlerinde ölüm kadar yaşamın güzelliklerini de dile getirirdi. Ve O, yaşamın güzelliklerini, doğayı seven bir şairdi. Pek çok şiirinde bu güzelliklerin özlemiyle yanıp tutuşur.

Bu sabah hava berrak,
Bu sabah her şey billurdan gibi.
Gök masmavi bu sabah,
Güzel şeyler düşünelim diye...
...........
Pirinççizade ailesine mensup olmasına karşın, 21 Haziran 1934 tarihinde Soyadı Kanunu çıktığı günlerde akrabaları Pirinççioğlu, soyadını aldıkları halde  babası Bekir Sıtkı Bey, o yıl pirinç ekiminden çok zarara uğradığı için kızar ve soyadını “Tarancı” olarak değiştirir.
Tarancı ya da Tarançi sözcüğü; Doğu Türkistan’ın yukarı kesimlerinde yaşayan ve soyları Uygur Türklerine dayanan halkların dilinde çiftçi-tarımcı anlamında kullanılır.
Diyarbakır’da Valilik yapan Çerkez İskender Paşa da ailesiyle birlikte Aral Gölü ile Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Kazan Hanlığına bağlı Kabatay oymağından gelmedir.
Ve Rusların baskısı sonucu Osmanlı ülkesine göç etmiştir.
Bilindiği gibi Pirinççioğlu ailesiyle, İskenderoğlu ailesi arasında akrabalık vardır.
Avukat Reşit İskenderoğulu, 1993 Ekim ayında yayımladığı  “Cahit Sıtkı Tarancı ile Anılar” kitabında, Cahit’le teyzezade olduklarını anlatır.

Diyarbekir’de valilik yapmış, dedesi Çerkez İskender Paşa’yı da anlatırken şu bilgileri verir.   
“Gazi İskender Paşa’nın babası, Aral Gölü ile Hazar Denizi kuzeyinde yerleşmiş KAZAN Hanlığı’na bağlı KABATAY Oymağı boylarındandır.”

Bu bilgilerin ışığında, Pirinççioğlu ailesinin de Türkistan’dan gelme olduğu  söylenebilir.
Cahit Sıtkı’nın Babası Bekir Sıtkı Bey de, soyadı için Türkistan’da yaygın olan bir sözcüğü seçmiş olması tesadüf değil demek ki…

Zaten, babaları, dedeleri Diyarbakır’da valilik, paşalık, nakiplik yapmış aristokrat ailelerin çoğu, soyca Diyarbakırlı olmayıp, Kırım’dan ya da Kafkas bölgesindeki TÜRKİ ülkelerden gelmedirler.

Örneğin; Ziya Gökalp’ın kızı Türkan Hanım,  2 Ekim 1995 tarihli Milliyet Gazetesi’ne MHP lideri Alpaslan Türkeş’e cevap olarak gönderdi bir mektupta “Babam Kürt değil, Buhara Türklerindendir” demişti.

Ali Emiri efendi de, hatıralarında kendisinin Kürtçe bilmediğini, Kürtçe’yi ilk kez  SASON’da görevli bulunan dayısı Abdülfettah Fethi efendinin yanına gittiğinde öğrendiğini anlatır...
...........
Cahit Sıtkı’nın çocukluğu ve ilkokul dönemi Diyarbakır’da geçer.

İlkokulu bitirdikten sonra İstanbul’a gönderilen ve önce Kadıköy’de Saint- Jozeph Lisesi’ne kaydı yapılan Cahit Sıtkı, 4 yıl burada okuduktan sonra, Galatasaray Lisesi’nin dokuzuncu sınıfına naklini yaptırır.

Cahit Sıtkı’nın ilk şiirleri Galatasaray Lisesi’nin “Akademi” isimli dergisinde ve Servet-i Fünun dergisinde yayımlanır.

Liseden sonra babasının da çok arzu ettiği Mülkiye’ye kaydını yaptırır. Ancak, bu okula ısınamadığı için bir süre sonra ayrılır. Bu kez Yüksek Ticaret Mektebi’ne kaydolur.
Sümerbank’ın açtığı bir memuriyet sınavını kazanarak memur olur. Bu kurumda çalışıyorken Karabük’e tayini çıkar. Ne var ki Cahit Sıtkı bunu ret eder ve sonunda istifa eder.
Bu sırada Cumhuriyet Gazetesine öyküler yazmaktadır.
 
1938 yılı sonlarına doğru Cumhuriyet Gazetesi sahipleri Nadir Nadi ile Doğan Nadi’nin desteğiyle Fransa’ya gider. Paris’te hem okuyor, hem Cumhuriyet Gazetesi’ne öyküler yazıp gönderiyor, hem de Paris Radyosu’nda Türkçe spikerlik yapıyordu.
Fransa’da bulunduğu iki yıl içinde Fransız edebiyatını yakından inceleme fırsatını bulur ve burada çok sayıda şiir yazar...
 
1940 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın zorlu günlerinden birinde Paris’i bombalar altında iken bisikletle terk eder. Bisiklet üzerinde çok zorlu bir seyahatten sonra Türkiye’ye dönen Cahit Sıtkı, Diyarbakır’a gelir ve bir süre akrabalarının arasında mutlu bir yaşam sürer.
1941 yılında  Askere gider. Ünlü  “Haydi Abbas” şiiri  askerlik yaşamının ürünüdür.
Hatta Abbas için bir de öykü yazmıştır.
 
Şiirin kahramanı Abbas’ı bazı sanatçılar meyhaneci sanırlar. Yanlış. Abbas aslında, Cahit Sıtkı’nın askerlikteki sakat emir eridir. Midyat’ın Cobin köyünden Abbas oğlu Abbas’tır. Doğru dürüst Türkçe bilmez, ama komutanına taparcasına safiyane bağlıdır. Her emrini yerine getirmeye amade bir emir eridir.
Cahit Sıtkı, öyküsünde Abbas’ı masallardaki gibi, iki kılı birbirine sürtünce ortaya çıkan ve emre amade bekleyen bir dudağı yerde bir dudağı gökteki masal kahramanı araba benzetir.
Çünkü; Abbas, her zaman, her saatte hazır, komutanının emrini beklemektedir.....
Cahit Sıtkı, Beşiktaşlı sevgilisi için de şiir yazar.
 
Anlatılanlara göre; okul yıllarında tüm arkadaşlarının sevgilisi vardır. Ama Cahit’in yoktur.
O, kendisini çirkin sandığı için kızlara yanaşmamaktadır, Utangaçtır kimseye söyleyemez de.
Beşiktaşlı sevgilinin aşkı bir kor olur yakar yüreğini.
 
Sınıfta, yurtta, arkadaşları hep sevgililerinden gelen mektupları birbirine okur caka satarlarmış. Cahit’e de takılırlar bazen. “Yahu, sana mektup yazacak bir sevgilin yok mu?...”
O günden sonra,i gizlice kendi kendine haftada bir-iki mektup yazmaya başlar Cahit. Yazıp postaya atar. Sonra da mektupları sevgilisinden geliyormuş gibi alır arkadaşlarına okur.
Bu mektupları o kadar romantik olurmuş ki, bir süre sonra, arkadaşları da postacının gelişini büyük bir merakla bekler olmuşlar...

Kimileri, bu “Beşiktaşlı Sevgili” nin de mektuplar gibi hayali olduğu söylerler. Ama değil.
Nitekim, Cahit Sıtkı’nın teyzesinin oğlu, Avukat Reşid İskenderoğlu 1993 yılında yayımladığı anılar kitabında, yıllar sonra Beşiktaşlı Sevgili’nin izini bulduğunu, kendisi ile görüşmek istediğini, ancak olumsuz yanıt aldığını anlatır.

Sonra, bu sevgilinin gerçek olduğunu sevgili dostum, yazar Şehmus Diken gazetelere, dergilere. yazdı. Üstelik olayın canlı tanığının adını da vererek.

9 Temmuz 2004 günü 93 yaşında hayata gözlerini yuman edebiyatçı hemşehrimiz, anne tarafından Cemilpaşazadelerden Vedat GÜNYOL anlatmış Şehmus Diken’e; Cahit’in yıllarca gönlünde bir sır gibi sakladığı Beşiktaşlı sevgilisi meğerse  kız kardeşi Mihrimah Hanım imiş ...
Bunu, yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş..

Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış;. “Ah, Cahit, keşke o zaman söyleseydin, bir seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım ...” demiş.

Evet, dostlar. O herkesin hayali dediği Cahit’in “Beşiktaşlı Sevgili”sinin sırrı da bu….
.............
Cahit Sıtkı 35 yaş şiirini 1945 yılının yaz aylarında yazmaya başladı. Yani otuz beş yaşında iken. 
Zaten şiir de her bir kıtası 5 satırdan oluşan 7 kıtadır ve tam 35 satırdır.
O sıralarda  CHP’nin açtığı şiir yarışmasına bununla katıldı ve birinci oldu.
Büyük yankı yaptı şiir. Kısa sürede herkesin diline yerleşti...
Öldüğünde 46 yaşındaydı.

Ankara’da Çalışma Bakanlığı’nda  çalışıyorken 1954 yılı ocak ayı sonlarında hastalandı. Felç olmuştu. Ayakları kolları çalışmıyor, konuşamıyordu. Numune Hastanesine yatırıldı.
Son iki yılı yatalak olarak yaşadı. Konuşamıyor, hareket edemiyordu. Ziyarete gelenlerle konuşamadığı ve hareket edemediği için üzülür, gözlerinden yaşlar akardı.
Bu duruma düşmeden önce, yani hastalığının ilk belirtilerinde, bir şiir yazmış.
Bunun O’nun son  şiiri olduğu söyleniyor.

Bu şiirinde Cahit Sıtkı, rakı kadehini tutarken ellerinin titremesinden yakınmaktadır.
Şöyle diyor bu şiirinde
Bu el titremesi, kadeh tutarken,
Bu yaşta nasıl koyuyor insana,
Orhan gibi vaktinde gitmek varken,
Değer mi oyalanmana...

Bu şiiri 14 Ekim 1984 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde edebiyatçı yazar Mehmed Kemal’in köşesinde okumuştum. O da Asım Bezirci’nin “Cahit Sıtkı’nın Bütün Şiirleri” adlı kitabından almış.

Orhan Veli’nin şiirlerini çok severdi. Nitekim yatalak olduğu günlerde kendisini ziyaret eden dostlarına hep Orhan Veli’den şiirler okuturdu.
Ankara Numune Hastanesinde üç ay kadar yattıktan sonra İstanbul’a kaldırılarak Nişantaşı İşçi Sigortaları Hastanesine yatırıldı.  Burada bir süre tedavi altında kaldıktan sonra doktorların “iyileşme imkanı kalmadı” demeleri üzerine Diyarbakır’a baba evine getirildi.
Diyarbakır’da bulunduğu süre içinde gün geçtikçe kötüye gidiyordu. Bir süre sonra iyice ağırlaştı. Artık ziyaretçi de kabul edilmiyordu.

1955 yılı ortalarında  bazı arkadaşlarla ziyaret etmek istediğimizde ailesi, kimseyi tanıyamaz hale geldiğini ve artık ziyaretçi kabul edemediklerini söylediler.
Sonradan Ankara’da Tıp Fakültesi hastanesinde fizik tedavi konusunda hayli başarılı sonuçlar alındığı haberi üzerine 7 Ekim 1955 günü  uçakla Ankara’ya götürüldü.
Yaklaşık bir yıl  Ankara Tıp Fakültesi hastanesinde kaldıktan sonra 6 Eylül 1956 günü Viyana’ya gönderildi.

Ne yazık ki, Viyana’da da hastalığına çare bulunamadı. Ve ne tesadüf Viyana’ya getirildikten tam 35 gün sonra 12 Ekim 1956 günü Zatülcenpten (akciğer zarı iltihabı) hayata gözlerini yumdu.

Cahit Sıtkı öldüğünde 46 yaşında idi. Kendi ifadesi ile yolun ikinci yarısını tamamlayamadı.
Şimdi o dünyadan hiç bir haber yok,
Yok, bizi arayan, soran kimsemiz,
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş, ha olmamış penceremiz,
Akar suda aksimizden eser yok...
Cenazesi  yurda getirildi ve 26 Ekim 1956 günü Ankara’da toprağa verildi...
............
Cahit’in ölümünden sonra ailesi Ulu Camiin arkasındaki geniş avlulu evi satarak İstanbul’a göçtüler. Bir müteahhide satılan ev tam yıktırılıp yerine betondan apartman dikilecekken, Diyarbakır’da faaliyet gösteren, yönetiminde bulunduğum Turizm ve Tanıtma Derneği’nin girişimleriyle ev satın alınarak  şairimizin adına “Kültür Müzesi”ne dönüştürüldü. Bu sayede hem şairimizin adına yakışır bir müze oluşturuldu, hem de sayıları azalmış Diyarbakır evlerinden biri koruma altına alınmış oldu.

Müze 28 Ekim 1973 günü, Cumhuriyet’in 50’nci kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında törenle açıldı. Törene annesi Arife hanım ve yakın akrabaları katıldı.
Cahit Sıtkı Tarancı Kültür ve Sanat Müzesi’nin açılışını annesi Arife hanım yaptı.
Ölümü sanat ve edebiyat çevrelerinde geniş yankı yaptı ve üzüntü yarattı.
Gazetelerde hakkında günlerce yazılar, şiirler yazıldı.

Öldük, ölümden bir şeyler umarak,
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü,
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.
Ölümünden bu yana  53 yıl geçmiş.
O, pek çok özlemiyle aramızdan ayrıldı.
Bir özlemi de bir şiirinde çizdiği “Memleket” manzarasını görmeden gitmesi…
Bu günlerde, herkesin özlediği, görmek istediği MEMLEKET…
 
EVET SEVGİLİ DOSTLAR;
CAHİT, ÖBÜR DÜNYADAN BİZE MEKTUP YAZARCASINA HİTAP ETMİŞ ŞİİRLERİNDE. SANKİ BU GÜNLERİ BİLEREK.


Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 11.Mayıs.2010 Saat 12:59
Yukarı Dön
 Gönder Gönder

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums® version 9.50
Copyright ©2001-2008 Web Wiz