TÜRKİYE PROFESYONEL TURİST REHBERLERİ PLATFORMU Ana Sayfa
Forum Anasayfası Forum Anasayfası >BİLGİ ALANI >TÜRKİYE , BÖLGELER VE İLLER >Karadeniz bölgesi;Trabzon,Sinop,Samsun,Rize,Bolu,Düzce,A.paz
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar
  SSS SSS  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

RİZE

 Gönder Gönder
Yazar
Mesaj
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Konu: RİZE
    Gönderim Zamanı: 12.Ağustos.2008 Saat 23:53
RİZE
 
Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Trabzon ili ile Artvin ili arasında sahilde yer alan bir il.

Doğu Karadeniz Bölgesinde yer alan Rize, bölgenin en karakteristik özelliklerini gösterir. Anadolu'nun diğer bölgelerinden coğrafi yapısıyla olduğu gibi kültürel yapısı ile de ayrılır.

Dik yamaçlı vadileri, doruklara ulaşılabilir dağları, buzul gölleri, zümrüt yeşili yaylaları, tarihi kemer köprüleri ve kaleleri, coşkun akan dereleri ile çok özel bir turizm beldesidir. 

Türkiye'nin en çok yağış alan ilidir. En önemli ürünü çay olan Rize'de kivi meyvesi yetiştiriciliği de başlamış durumdadır.
İSMİN KÖKENİ
 
Rize sözcüğü Helence Riza/ Rize dağ eteği anlamına gelmektedir . Bazı araştırmacılar ise Lazca buluşma yeri anlamına gelip şehre adını verdiğini iddia etsede genel kanı orijinin Helence olduğudur .
Fiziki Coğrafya Şartları
Rize Kuzeydoğu Anadolu’da; Doğu Karadeniz kıyı şeridinin doğusunda, 40°-22' ve 41°-28' doğu meridyenleri ile 40°-20' kuzey paralelleri arasında yer alır. Batıdan Trabzon’un Of, güneyinde Erzurum’un İspir, doğudan Artvin’in Yusufeli ve Arhavi ilçeleri ve kuzeyden Karadeniz ile çevrili olan Rize’nin yüzölçümü 3920 km²'dir. Rize'de göl bulunmamaktadır.

Yeryüzü Şekilleri

Doğu Karadeniz kıyı sıradağları yayının kuzey yamacında yer alan Rize toprakları genel ifade ile dağlık ve engebelidir.


jeolojik Özellikleri

Doğu Karadeniz Dağlık sistemine dahil olan Rize arazisi esas itibariyle Paleozoik zaman (I.zaman) bir temel üzerinde ve Kretase’de (III.zaman ara devresi) başlayan büyük orojenezle (Dağ oluşumu) yüzeye çıkmış Granodiorit ve kertase flişlerinden ibaret olmakla birlikte yer yer Neojen depolarına da rastlanır. Bütün kıyı kesimi yüzeyde üst Kretase serisi volkanik örtü ve tüflerin fazlalığı ile dikkati çeker. Kıyıya yakın yamaçlarda ise Kretase sedimanları yaygın olmakla beraber, bu sedimanların üzeri yer yer Eosen fliş serileri tarafından örtülmüştür. Yüksek dağlık sahada ise daha çok magmatik elemanlar hakim durumdadır. Granit, andezit ve bazalt kütleleri yüksekliği 3000 m’yi aşan hemen her yerde hakim durumdadır. Yörede alüvyonlara, büyük akarsu vadilerinin denizden itibaren en çok 10 km’ye kadar olan kesimlerinde rastlanır.
 

Bitki Örtüsü

%78'i ormanlardan oluşan Rize'nin İkizdere-Çamlık, Kaçkar Dağları, Kaptanpaşa, Çürükbel bölgesindeki ormanlar bitki ve yaban hayatı bakımından büyük bir zenginliğe sahiptir.


Yağışın bol olması nedeniyle, doğal bitki örtüsünün yoğunluğu ve çeşitliliği dikkat çekicidir. 440'ı bölgeye has ve Türkiye genelinde nadir bulunan 2500 bitki türünün bulunduğu bölgede, dağların alçak kesimlerinde yayvan yapraklı bitkiler, yükseklerde ise iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar yaygındır.En çok kayın (1500-1600 m), gürgen (300-600 m), kestane (100-1000 m), ıhlamur, meşe, ladin (1500-), kızılağaç (300-1300 m)


ve ormangülü (300-2000 m) bulunur. Genellikle 2100m'yi aşan yüksekliklerde ağaç bulunmayıp, çayırlıklarla kaplıdır.

 

Doğal Yaşam

Yabankeçisi (carpa aegagsus), çengel boynuzlu dağ keçisi (rupicapra rupicapra), yaban domuzu (ursus scrofa), bozayı (ursus arctos), çakal (canis aureus), kurt (canis lupus), tilki (vulpes vulpes), vaşak (lynx lynx), zengin yaban hayatının bazı örnekleridir.


Ayrıca bölgenin coğrafi özellikleri nedeniyle, deniz seviyesinden 4000 m yükselliğine kadar çok geniş ve çeşitli kuş türlerine rastlamak mümkündür. Deniz seviyesi ile ormanlık arazi arasında serçe, ağaçkakan türleri, çakır kuşu, çıt kuşu, florya, saka, karabaşlı iskete, şahin, atmaca, ormanlık arazinin yukarılarında 2000-4000 m arasında kızıl akbaba, küçük akbaba, şah kartal, kaya kartalı, kerkenez, baykuş, sarı gagalı ketenkuşu,


kar serçesi, çok özel iki tür olan dağ horozu ile urkeklik ve birçok göçmen kuş türleri, bölgede görülebilecek kuşlardan sadece bazılarıdır.

 

İklim

Kıyı kesiminde ılık bir deniz iklimi görülen Rize, yıllık 2510 mm3 yağış oranı ile Türkiye'nin en yağışlı ilidir. Yıllık sıcaklık ortalaması 14 °C olup, en sıcak ay Ağustos (22°C), en soğuk ay Şubat (- 6 °C) dır, ve yıllık 140 gün yağışlı geçer.


 


İklim

Rize’de yazları serin, kışları ılıman ve her mevsimi yağışlı bir iklim görülür. Elli yıl boyunca yapılan rasat sonuçlarına göre Rize’nin yıllık sıcaklık ortalaması 14°C'yi biraz geçer. Bu süre içinde kaydedilen en düşük sıcaklık -7°C derece olup, en yüksek sıcaklık ise 38 C° derecedir. En soğuk ay olan Ocak ayının sıcaklık ortalaması 6,7 C° derece, en sıcak ay olan Temmuz ayının sıcaklık ortalaması ise 22,2 C° derecedir. Ocak minimum -5,6 C° derece, Temmuz maksimumunun 32,5°C derece olduğu Rize’de yıllık sıcaklık salınımı 25,8°C derecedir.Bu haliyle Rize, denizsel iklimlerin karakteristik özelliğini taşır. Rize’de aylık ortalama sıcaklık eğrisi bütün yıl 5 C° derecenin üzerinde seyretmekte olup, sadece 4 ayın sıcaklık ortalaması 10°C derecenin altındadır.
 
 
 
 
 

EKONOMİ

Tarım alanlarının çok az olduğu Rize de il yüzölçümünün ancak %9'u ekilebilmektedir. İklim özelliklerinden dolayı Akdeniz bitkiler ininde yetiştiği yörede, en fazla çay, mısır, patates, mandalina, son yıllarda kivi ve Fındıklı yöresinde de fındık yetiştirilmektedir. Öbür bitkisel ürünler arasında az miktarda armut, elma ve puroluk tütün sayılabilir.

Özellikle yaylalarda 1000-2500 m yüksekliklerde arıcılık, sahilde de balıkçılık yaygındır.
Rize yemyeşil bir kent .1950 den sonra çay sayesinde kalkınmış .  Apartman boşluklarına ,sanayi sitesindeki tamirhane avlularına kadar her yere çay ekilmiş .Çaydan artan yerlerede apartman yapılmış .8.yüzyıldan kalma bir Bizans kalesi dışında hiç bir tarihi yapı yok .Çay enstitüsü görmeye değer bir yer . Rize adı geçince akla çay gelir.  
 
 İlin iç kesimlerinde büyükbaş hayvan beslenir; kıyıda ise balıkçılık yaygındır. Eskiden bir hayvan yetiştirme yöntemi olduğu kadar yöreye özgü bir yaşam biçimi de olan yaylacılık önemini kaybetmektedir. İç kesimlerde arıcılıkta yapılır. İkizdere yöresinde elde edilen Anzer balı ülke çapında ünlüdür. Türkiye’nin en çok yağış alan yöresi olan ilde ormancılık önemli bir geçim kaynağıdır. Son yıllarda çeşitli etkenlerin yol açtığı Karadeniz’deki balık azalması kıyı kesiminde balıkçılıkla geçinen halkı olumsuz yönde etkilemektedir.
 

Rize%20Haritası
TARİH
 İ.Ö 7. yüzyılda Miletoslular tarafından kıyı kesiminde kurulan ticaret kolonilerinden olan yöre, önce Partların, İ.Ö. 180’de de Pontus krallığının egemenliğine girdi. Pontus krallığı döneminde “Sannika” adıyla anıldı. .Ö.10’ da balayan Roma yönetimi sırasında Lazika denen bölgenin sınırları içinde kaldı. Kıyı ile iç kesimler arasındaki ticaret açısından önem taşıyan yöre Bizans döneminde bir çok defa Sasani’lerin saldırısına uğradı. Bizanslılar 7.yüzyılda da süren Sasani saldırılarından yöreyi korumak için Hazarlardan yardım istedi. 8. yüzyılda yöreye yönelen Arap saldırılarınıda önleyen Hazar’lar Bizans’la Rusya arasındaticaret ilişkisinin kurulmasını sağladı. Rize yöresi 10.yüzyıl sonlarında Türkmenlerin eline geçtikten sonra bile Bizans’a bağlandı. Bir süre Danişmentliler ve Bizanslılar arasında el değiştirdikten sonra .1204 yılında Trabzon İmparatorluğu’nun yönetimine girdi. Bu dönemde yöredekiticaret Cenevizlilerle Venediklilerin elindeydi. Yörenin batı kesimi1461’de, öteki kesimlerinin ise 1509’da Osmanlı topraklarına katıldığı sanılmaktadır. 16. ve 17. yüzyllarda kıyı kesimi Abaza ve Gürcü korsanlarca yağmalanan yörede 18142te Tuzcuoğullarının başlattığı ayaklanma Osmanlı Devleti’ni 20 yıl kadar uğraştırdı. Yöre, 19. yüzyıl sonlarında Trabzon vilayetine bağlı Lazistan sancağının sınırları içindeydi. 1.Dünya Savaşı sırasında 1915’de Rus donanması birçok kez Rize kıyılarını bombaladı. Mart 1916 başlarında Rusların işgal ettiği yöre, Sovyet Devriminin ardından Rus kuvvetlerinin çekilmesi üzerine 2 Mart 1918 de kurtarıldı. 1924’de il yapılan Rize , 1933’te merkezi Rize kenti olmak üzere kurulan Çoruh ilinin sınırları içine alındı. Rize ili 1936’da merkezi Artvin olan Çoruh ilinden ayrıldı.
 
 


Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 01:58
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 12.Ağustos.2008 Saat 23:53

Rize%20İlçeleri



Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 12.Ağustos.2008 Saat 23:53
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 00:01
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 00:01
 
 

Rize Mutfağı



Muhlama

 

4 kişilik 
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 20 dak


MALZEMESİ


Üç tahta kaşığı mısır unu
üç kaşık tereyağı
bir kase tel veren peynir
İlik SU ve tuz.


• Yapılışı: Bakır bir tavada tereyağı eritilir. Mısır unu konulup penbeleş inceye kadar kavrulur. Tavaya ilik su ve peynir ilave edilir. Peynirin tuzuna göre tuzu ayarlanır. Hafİf ateşte karıştırılarak yağını üzerine verinceye kadar pişirilir. Muhlama tel veren peynirle yapılabileceği gibi hertürlü peynirle veya minci ile de yapılabilir. Peynir ve minci sade olarak da yağda pişirilebilir. (Buna pişirmek yerine ısıtmak demek daha doğru olur). Yağda sade olarak pişirilen peynire peynir muhlaması, yağda sade olarak pişirilen minciye de minci muhlaması denir. Hemşin yöresinde bir miktar kaymak alınarak tavaya konur, ateş üzerinde kaynatılır, içerisine yavaş yavaş mısır unu ilave edilir. Daha sonra bir miktarda ince ince doğranmış köy peyniri konmak suretiyle sıcak olarak servis yapılır. Bu muhlama şekline adı geçen yöremizde "kaymak muhlaması' denmektedir.

Hamsi Çorbası

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 25 dak

MALZEMESİ
100 gr hamsi
1 büyük domates
1 soğan
1 demet maydanoz
1 tatlı kaşığı un
1 yemek kaşığı tereyağı
4 su bardağı su
tuz, karabiber


• Hamsileri temizleyin, kılçıklarım çıkarın ve tahta üzerinde 1 cm'lik parçalar halinde kesin. Bu parçaları 5 dakika kadar haşlayıp, suyunu süzün.
•Diğer tarafta, unu tereyağı ile kavurun. Rendelenmiş domates ve soğanı una ı ekleyip, birkaç dakika | çevirin.
• Suyu kaynatıp, bu karışımın üzerine ilave edin. İyice karıştırırı. Hamsileri, kıyılmış maydanozu, tuz ve karabiberi ilave ettikten sonra 5 dakika daha pişirin. Sıcak olarak servis vapın.


Karalahana Çorbası

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 60 dak
MALZEMESİ
1/2 kg karalahana
1 su bardağı çekilmiş kırıklı
mısır
200 gr balkabağı
1/2 su bardağı kuru fasulye
5 su bardağı su
2 yemek kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı mısır unu
tuz, kırmızıbiber, karabiber


•Geceden ıslatmış olduğunuz fasulyeleri ve mısır iyice yıkadıktan -sonra, 5 su bardağı su ilave ettiğiniz tencerede haşlayın. Fasulyeler iyice haşlanınca İnce İnce kıyılmış karalahanaları ekleyin.
• Karalahanalar ezilmeye başlayınca, ince kıyılmış balkabağını ilave edin. Kabağın pişmesine yakın, biber ve yağı ekleyin. 10 dakika daha kaynatın.
• Mısır ununu çok az su ile bulamaç haline getirip, kaynamakta olan çorbaya ekleyin. Tuzunu da ekledikten sonra 10 dakika daha pişirin ve sıcak olarak servis yapın.



Korkoto Çorbası

4 kişilik
Hazırlama süresi: 10 dak
Pişme süresi: 60 dak

MALZEMESİ
1 su bardağı korkoto 1 su bardağı ayran 1 yemek kaşığı tereyağı 1 yemek kaşığı silme salça tuz, karabiber


• Yıkanmış korkotoyu bol suyun içinde pişirin. Suyunu biraz çekince içine, bir kaşık tereyağı, ayran ve tuz ekleyin.
• Çorba piştikten sonra, bir yemek kaşığı tereyağında salçayı ezin ve üzerine gezdirin. Arzuya göre nane ve kırmızıbiber de ekleyebilirsiniz

 


Mısır Çorbası

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 60 dak

MALZEMESİ
1 su bardağı kırıklı mısır
1 çay fincanı barbunya
250 gr orta yağlı parça et
1 yemek kaşığı margarin
1 yemek kaşığı tereyağı
1 soğan tuz


• Kırıklı mısırı yıkayın, üzerine bolca su ekleyip, iyice pişirin.
•Akşamdan ıslatmış olduğunuz barbunyayı da ayrı bir yerde yumuşayıncaya kadar pişirin.
• Yumuşamış barbunyayı ve eti, pişmiş olan mısıra ekleyin.
• Soğanı yemeklik olarak doğrayıp, margarinde pembeleştirin. Soğanı, pişmeye devam eden mısırlı barbunyalı karışıma ekleyin, tuzunu İlave edin.
• Orta hararetli ocağın üzerinde 1 saat pişirin. Sıcak olarak servis yapın.

 

Dövme Etli Karalahana Sarması

6 kişilik
Hazırlama süresi: 30 dak
Pişme süresi: 40 dak

MALZEMESİ
3 soğan
1/2 kg kemiksiz kuşbaşı et
1 su bardağı pirinç
1/2 demet maydanoz
1 yemek kaşığı salça
1 cay kaşığı karabiber
1 çay kaşığı tuz
1 cay kaşığı pulbiber
5 demet karalahana
3 su bardağı su
1 yemek kaşığı tereyağı


• Soğanı ince ince kıyıp, tuzla ovun. Sudan geçirdiğiniz soğanları süzgece alın.
• Eti satırla kıyıp soğanı ekleyin. Pirinci yıkayıp ete karıştırın.
• Maydanozu ince kıyıp, karabiber, tuz, salça, pulbiber ve 1 su bardağı suyla birlikte karışıma ekleyip karıştırın.
• Karahahanayı kaynar suda haşlayıp süzgece alın. Lahana yapraklarını ikiye bölüp uzunlamasına sarın.
• Tereyağını eritin. Tencereye yerleştirdiğiniz lahana dolmalarının üzerine gezdirin.
• 2 su bardağı kaynar su ekleyip 40 dakika pişirin.

 

Ezme Lahana

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 30 dak

MALZEMESİ
1 demet karalahana 1 demet pazı
2 soğan
1 çay bardağı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı içyağı
1 su bardağı mısır unu
2 domates, tuz, kırmızıbiber


• Lahanayı ve pazıyı yıkayın. İnce ince doğradıktan sonra suda haşlayın.
• Soğanı yağda pembeleşinceye kadar kavurun. Doğranmış domatesi ilave edin. Bu karışıma içyağını ekleyin.
• Hazırladığınız sosu sebzelerle karıştırın. Dört su bardağı su ve mısır unu ekleyerek pişirin.

 

Hamsi Böreği

4 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 35 dak

 

MALZEMESİ
1 kg hamsi
2 su bardağı pirinç
1 çay bardağı zeytinyağı
1 demet maydanoz
2 soğan
tuz, karabiber
2 yemek kaşığı kuşüzümü
1 kesme şeker
1 çay bardağı mısır unu


• Hamsileri temizleyip,
kılçıklarım çıkarın.
• Pirinci yumuşayıncaya kadar haşlayıp, süzün.
• Soğanları ince İnce doğrayın, maydanozları kıyın. Haşlanmış pirince, soğanları, kuşüzümünü, şekeri, maydanozu, tuzu ve karabiberi ve yağın 1/3 kadarını ekleyin. İyice harmanlayın.
• Kalan yağı, bir fırın tepsisine alarak, biraz kızdırın. Hamsilerin yarısını unlayıp yağın üzerine yerleştirin. Üzerine, pirinçli harcı dökün.
• Kalan hamsileri yine unlayıp, yağda kızartın ve pirincin üzerine sıralayın.
• Bu şekilde orta ısıdaki fırında veya ocakta 20 dakika pişirin.

 

Karalahana Sarma

6 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 60 dak

MALZEMESİ
1 kilo döş dana eti (Satırla
ince ince kıyılmış)
6 orta boy soğan
3 bağ karalahana
1 çay bardağı önceden
ıslatılmış pirinç
tuz, karabiber, kimyon


Satırla doğranmış ete, ince kıyılmış soğanı ilave edin. Baharatları, pirinci ve tuzu ilave ederek yoğurun.
• Karalahanaları haşlayın. Hazırladığınız içi haşladığınız karalahanalara sarın.
• Hazırladığınız sarmaları orta ateşte pişirin. Sıcak olarak servis yapın.

Hamsi Buğulama

4 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 20 dak

MALZEMESİ
500 gr hamsi 2 domates 2 yeşil biber
1 kurusoğan
1/2 demet maydanoz
2 defne yaprağı
2 dilim limon
3/4 kahve fincanı sıvıyağ
1 su bardağı su
1 yemek kaşığı salça
tuz


Soğanı piyazlık, domatesleri halka halka kesin. Sivribiberleri enine kesip, temizlediğiniz maydanozu ince ince kıyın.
• Hamsileri temizleyip yıkayın ve kılçıklarını çıkarın.
• Soğan, domates, biber ve maydanozu bir kapta karıştırın. Buğlama kabının tabanına önce harç malzemesinden, sonra sırasıyla bir kat hamsi, bir kat iç malzemesi şeklinde dizin.
• Salça, su, sıvıyağ ve tuzu karıştırıp üzerine gezdirin. Defne yapragını ilave edip, ağzı kapalı şekilde 20 dakika kadar pişirin.

Hamsi Izgara

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 10 dak

MALZEMESİ
1 kg hamsi
1 fincan zeytinyağı (balıkları
ve ızgara telini yağlamak
2 kırmızı soğan
1 limon
1 demet roka
tuz


Hamsileri temizleyip, yıkadıktan sonra tuzlayın. Balıkları ve ızgara telini yağlayarak, baş kısımları aynı hizaya gelecek şekilde ızgara teline dizin.
• Izgarada her iki tarafını da beşer dakika pişirdikten sonra, roka, kırmızı soğan ve limon dilimleriyle servis yapın.

Hamsi Köftesi

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 10 dak

MALZEMESİ
250 gr hamsi 1 kahve fincanı un 1/2 demet maydanoz 1 çay kaşığı kurunane 1 çay kaşığı kekik tuz, karabiber, sumak 1/2 soğan 1 yumurta


Hamsileri temizleyip, kılçıklarını çıkarın ve y ı kayın.
• Maydanozu ince ince kıyın, soğanı rendeleyin.
• Bütün malzemeyi harmanlayıp yoğurun ve köfte şeklinde toplar yapıp, ızgarada ya da tavada pişirin.

Hamsi Kuşu

1 kişilik
Hazırlama süresi: 5 dak
Pişme süresi: 120 dak

MALZEMESİ
2 hamsi
1 çorba kaşığı zeytinyağı
2 çorba kaşığı mısır unu
İÇ MALZEMESİ_____
1 orta boy domates 1 acı yeşil biber 1 -2 tutam maydanoz karabiber, kırmızıbiber


Hamsilerin kılçıklarını çıkarın.
• İç malzemelerim ince ince kıyıp karıştırırı. Hazırladığınız iç harcım hamsilere doldurun.
• İki hamsiyi karınlarından birbirine mısır unuyla yapışırın. Hamsileri mısır ununa bulayın.
• Hamsiler ayrılmayacak kadar birbirine yapıştıktan sonra zeytinyağında kızartın.

Hamsi Tava

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 10 dak

MALZEMESİ
1 kg hamsi
1.5 çay bardağı mısırunu
1 su bardağı zeytinyağı (kızartmak için)
2 kırmızı soğan
1 limon
1 demet roka
tuz


Hamsileri temizleyip yıkayarak süzgece alın. Üzerine tuz serperek mısırununa bulayın.
• Bir tavaya hamsilerin kuyrukları tavanın içine, baş kısımları tavanın kenarına gelecek şekilde sırt sırta dizin.
• Yağı ilave edip, bir yüzü pişen hamsileri kapak yardımıyla çevirerek pişirin.
• Yanında roka, kırmızı soğan ve limon dilimleriyle servis yapın.

Hamsili Güveç

4 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 40 dak

MALZEMESİ
500 gr hamsi
2 demotes
2 yeşilbiber
1 patates
1/4 pazı veya ıspanak
1 çay bardağı un
1 yumurta
1 soğan ya da 1/2 demet taze soğan
2 su bardağı su
1 kahve fincanı zeytinyağı
tuz


Hamsileri temizleyip yıkayın ve
çıkarın. Domatesi küp şeklinde, biberleri enine kesin.
• Patatesi rendeleyin.
Temizlediğiniz pazı ya da ıspanağı kaynar suda bir iki dakika haşlayıp süzgece alın ve ince ince kesin. Soğani ince ince kıyın.
• Tüm malzemeyi geniş bir kapta harmanlayarak iki su bardağı su ilave edip karıştırıp, toprak güvece boşaltın.
• Orta hararetli fırında 40 dakika pişirin.

Kestane Yemeği

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: -10 dak

MALZEMESİ
1/2 kg kestane
300 gr kıyma
2 yemek kaşığı margarin
2 su bardağı kaynar su
tuz, karabiber


Kestanelerin kabuklarını soyup yıkayın ve ortadan ikiye bölün. Yağı bir tencerede eritip kıymayı kavurun. Üzerine baharatları ilave edip karıstırın. Kestaneleri de ekleyerek kavurma işlemine devam edin.
• Yemeğin üzerine 2 su bardağı kaynar suyu ilave edip 30 dakika pisirin. Servis yapın.

Kiremitte Hamsi

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 30 dak

MALZEMESİ
500 gr hamsi
1 limon
3 yeşilbiber
10 defne yaprağı
2 domates
1/2 demet maydanoz
1 fincan zeytinyağı
tuz


Hamsileri temizleyip, yıkayarak tuzlayın.
• Domatesleri küp şeklinde, yeşilbiberleri enine keserek hazırlayın.
• Balık kiremitini yağlayarak, sırasıyla hamsi, domates, biber, dilimlenmiş limon ve defne yaprağını dizin.
• Orta hararetteki fırında 30 dakika pişirin.

Mezgit Buğulama

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 20 dak

MALZEMESİ
500 gr mezgit balığı 2 domates
2 yeşilbiber
3 yemek kaşığı tereyağı
1,5 su bardağı su
1/2 demet maydanoz
2-3 marul yaprağı (göbek
marul da olur)
tuz


Temizleyip yıkadığınız mezgitleri tuzlayın.
• Domates ve biberleri halka halka kesin. Maydanozu ince ince kıyın.
• Buğlama kabının altını marul yapraklarını ya da göbek marulu yerleştirin.
• Tavaya balıkları dizip, üzerine iç malzemesini sererek yağ ve suyunu ilave edip kapağı kapalı biçimde 20 dakika pişirin.

Pazı Kavurma

6 kişilik
Hazırlama süresi: 5 dak
Pişme süresi: 30 dak

MALZEMESİ
5 bağ taze pazı
6 soğan
1 çay bardağı haşlanmış barbunya
tuz


Pazıları İnce İnce doğrayın.
• Pazıları haşlayıp, suyunu sıkın.
• Soğanları tereyağında kavurun. Soğana pazıları ilave ederek kavurmaya devam edin. Pazılar iyice kavurulduktan sonra karışıma barbunyaları İlave edin.
• Bir dakika daha kavurduktan sonra sıcak olarak servis yapın.

Turşu Kavurma

2 kişilik
Hazırlama süresi: 2 dak
Pişme süresi: 5 dak

MALZEMESİ
250 gr. fasulye turşusu
3 soğan
1 tatlı kaşığı tereyağı


Fasulye turşusunu doğrayın ve elle bastırarak suyunu çıkartırı.
• Bir tavada tereyağı ile soğanı kavurun. Suyunu çıkardığınız turşuyu ilave ederek birkaç dakika daha kavurun.
• Sıcak servis yapın.

Fasulye Diple

6 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 20 dak

MALZEMESİ
2 orta boy havuç 2 orta boy soğan
1 yemek kaşığı yıkanmış pirinç
2 kilo taze fasulye
1/2 çay bardağı zeytinyağı
4 su bardağı su


Taze fasulye, soğan ve havuçları
İnce ince doğrayın ve karıştım.
• En üste pirinç gelecek şekilde malzemeleri tencereye yerleştirin.
• Tencereye zeytinyağı ve suyu ilave ederek pişirin. Soğuduktan sonra servis yapın.

Hamsi Ekşilisi

3 kişilik
Hazırlama süresi: 30 dak
Pişme süresi: 30 dak

MALZEMESİ
1 kg hamsi
250 gr yeşil biber
3 domates
2 limon
4 diş sarmısak
1 demet maydanoz
5 orta boy kuru soğan
1 çay kaşığı karabiber
1 su bardağı zeytinyağı


Hamsileri ayıklayıp yıkayın. Kılçıklarını çıkarıp süzgece alın.
• Soğanları ince İnce kıyıp, zeytinyağında pembeleşinceye kadar kavurun.
• Biberleri enlemesine kesip ekleyin. Bir domates ayırıp, kalan domatesleri küp şeklinde keserek karışıma ilave edin.
• Maydanoz ve sarmısağı ekleyip, tuz ve karabiber İlave edip bir iki dakika karıştırın ve ateşten indirin.
• Fırın kabına, hamsilerin iç kısmi alta gelecek şekilde dizin. Hazırladığınız iç malzemesini hamsilerin üzerine serin. Bu işlemi hamsiler ve iç malzemesi bitinceye kadar sürdürün. En üste dizdiğiniz hamsilerin sırt kısımları üste gelmeli.
• Ayırdığınız domatesi ve bir limonu dilimleyip üzerini süsleyin. Diğer limonun suyunu sıkıp üzerine gezdirin.
• Fırında yarım saat pişirip, soğuk servis yapın.

Hamsi Salamura

-2 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak

MALZEMESİ
1 kg hamsi 250 gr kayatuzu 1 defne yaprağı


Hamsileri temizleyip yıkayın ve kılçıklarım çıkararak bir süzgece alın.
• Yarım saat kadar suyu süzülen hamsileri bir kaba bir sıra hamsi, bir sıra kayatuzu şekiinde dizin. Üzerine defne yaprağı İlave edip kapağım kapatın.

Karalahana Diple

6 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 25 dak

MALZEMESİ
2 bağ lahana
3-4 arnavut biberi
6 orta boy soğan
1 çay bardağı haşlanmış
barbunya
1 yemek kaşığı önceden
ıslatılmış pirinç
1 yemek kaşığı tereyağı
4 su bardağı su
tuz


Lahanaları ince ince doğrayarak haşlayın.
• Soğanları ince ince doğradıktan sonra tereyağında kavurun.
• Soğanlara haşladığmız lahanaları ilave ederek kavurmaya devam edln.
• Barbunya, tuz, pirinç ve suyu kavurdugunuz lahana ve soğana ekleyerek pişirin. Diple sıcakken servisinizi yapın.

Hamsili Pazılı Pilav

4 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 25 dak

MALZEMESİ
1/2 kg pazı
250 gr hamsi
2 su bardağı pirinç
l yemek kaşığı nane
1 domates
• 3 soğan
1/2 çay bardağı sıvıyağ 1 su bardağı su tuz. karabiber, kırmızıbiber


Pazıları temizledikten sonra, ince ince doğrayın. Bir tencereye, yarısını döşeyin.
• Soğanları incecik kesin, domatesleri rendeleyin, pirinci yıkayın. Yağ hariç bütün malzemeyi, kalan pazılarla birlikte karıştırın.
• Daha önce tencereye döşenen pazıların üzerine ilave edip, 1 su bardağı su İlavesiyle kısık ateşte pişirin.
• Piştikten sonra üzerine kızdırılmış yağ gezidirip, soğuk olarak servis yapın.

Hamsili Pilav

5 kişilik
Hazırlama süresi: 10 dak
Pişme süresi: 30 dak

MALZEMESİ
1/2 kilo kılçığı ayıklanmış
hamsi
2 baş soğan
1 paket margarin
4-.5 su bardağı pirinç
3 yemek kaşığı çam fıstığı
2.5 yemek kaşığı kuş üzümü
4 su bardağı su
tuz


Çam fıstığım yağda kavurun. Kuş üzümünü ilave edin.
• Soğanları ince ince doğradıktan sonra yağda kavurun. 4 bardak suyu ilave edin. Tuzunu ekleyin.
• Su kaynadıktan sonra pirinci ilave edin. Pirinç piştikten sonra bir tepsinin altına bir kat hamsi dizin.
• Tepsiye dizdiğiniz hamsilerin üzerine pişirdiğiniz pilavı yayın. Pilavın üzerine bir kat daha hamsi dizdikten sonra fırında pişirin.
• Fırında hamsilerin kızardığım gördüğünüz an hamsili pilavınız servise hazırdır.

Meşhur Karadeniz Kavurması

4 kişilik
Hazırlama süresi: 15 dak
Pişme süresi: 15 dak

MALZEMESİ
3 su bardağı un
200 gr kavurma
1 çırpılmış yumurta
3 çay bardağı su
1 yemek kaşığı şeker
50 gr tereyağı
1/2 yemek kaşığı yaş maya
2 çay kaşığı tuz


Un, su, tuz, maya ve şekeri bir kapta yoğurun. Elde ettiğiniz hamuru yarım saat bekletin.
• Hamuru dört eşit parçaya ayırırı. Un yardımıyla hamuru yuvarlak bir şekilde açın.
• Ortasına bir fırçayla çırpılmış yumurta şurup, eşit şekilde kavurmayı yerleştin ve hamurun kenarla-rını bir cm içe kıvırın.
• Fırın tepsisini yağlayın ve hamurun kenarlarına çırpılmış yumurtayı sürün.
• Pideyi kızgın fırında 15 dakika pişirin ve tere-yağıyla yağlayarak sıcak servis yapın.

Kocakarı Gerdanı

12 kişilik
Hazırlama süresi: 60 dak
Pişme süresi: 40 dak

MALZEMESİ
1/2 su bardağı süt
1/2 su bardağı yoğurt
1/2 su bardağı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı tuz
1 çay kaşığı karbonat
5 su bardağı un
250 gr margarin
Nişasta (Hamuru açmak için)
İÇ MALZEMESİ
1/2 kg tereyağı 1.5 su bardağı kıyılmış fındık
ŞURUP MALZEMESİ
4 su bardağı şeker
6 su bardağı su
1 tatlı kaşığı limon suyu


Unun ortasını havuz gibi açarak, kenarlarına karbonatı serpin.
• Ortasına süt, yoğurt, zeytinyağı ve tuzu ekleyip, yoğurun. Hamur ele yapışmayacak kıvama geldiginde yoğurma kabının üzerini bir naylonla kapatın ve üç saat kadar dinlendirin.
• Hamuru uzatarak 18 parçaya bölün. Her parçayı yassıltarak üzerine nişasta serpin. Hamurları nişasta yardımıyla yufka şeklinde açın. Yufkalar oldukça ince olmalı.
• Açtığınız yufkaların ortasına fındık serpip oklavaya gevşek bir şekilde sarın. Oklavanın iki kenarından İçeriye doğru yufkayı büzün ve oklavadan çıkararak 3 cm büyüklüğünde kesip, tepsiye dizin.
• Tereyağını eritip tepsinin üzerine dökün ve iyice ısıtılmış fırında üzeri kızarana kadar pişirin.
• Diğer yanda bir tencerede tatlının şurubunu hazırlayın. Kaşığa aldığınızda hemen damlamayacak kıvama geldiğinde limon sıkıp, bir iki dakika daha kaynatın ve ateşten indirin. Şerbet ılıyınca soğuyan tatlının üzerine döküp, servis yapın.

Laz Böreği

8 kişilik
Hazırlama süresi: 20 dak
Pişme süresi: 30 dak

MALZEMESİ
10 yaprak yufka
4 yumurta
8 su bardağı süt
2 paket vanilya
3 su bardağı kıyılmış fındık içi
5 su bardağı tozşeker
2 paket buğday nişastası
5 çay bardağı eritilmiş
tereyağı
1 su bardağı su
ŞERBET MALZEMESİ
10 su bardağı su
10 su bardağı toz şeker
1/2 limon suyu


8 su bardağı süte şeker ekleyerek kaynatırı.
• Başka bir kapta buğday nişastası, yumurta, vanilya ve biraz suyu karıştırın.
• Hazırladığınız malzemeyi kaynayan sütün üzerine dökerek muhallebi haline gelene kadar karıştırın.
• Bir tepsinin altını yağlayın. Yufkaların üstlerim yağlayarak 5 kat halinde tepsiye dizin. Dizdiğiniz 5 kat yufkanın üzerine hazırladığınız muhallebiyi dükün.
• Yufkaların üzerindeki muhallebiye dövülmüş fındıkları yayın.
• Kalan 5 kat yufkayı üstlerim yağlayarak muhallebili yufkaların üzerine dizin.
• Şerbet malzemelerini karıştırarak pişirdikten sonra soğumaya bırakın.
• Hazırladığınız böreği dilim dilim keserek fırında pişirin. Börek soğuduktan sonra soğumuş tatlı şerbetini ekleyin.

Mısır Ekmeği

8 kişilik
Hazırlama süresi: 10 dak
Pişme süresi: 60 dak

MALZEMESİ
8 su bardağı mısırunu 2 su bardağı sıcak su tuz


Hamur yoğurma teknesindeki tuzlu mısırununun üzerine yetecek kadar sıcak su ekleyin. Hamur haline gelene kadar yoğurun.
• Hazırladığınız ekmek hamurunu fırında pişirin.


 


Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 00:48
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 00:50
Çay ve Çaykur'un Tarihçesi

1- Tekel Genel Müdürlüğünce yürütülen çay yetiştirme, alım, işleme ve satış işlemleri sektörün gelişip büyümesi üzerine; 440 sayılı “İktisadi Devlet Teşekkülleri, Müesseseleri ve İştirakleri Hakkında Kanun”a dayanılarak 06.12.1971 tarih ve 1497 Sayılı “Çay Kurumu Kanunu” çıkarılmıştır. (18.12.1971 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.)
Bu kanun ile Çay Kurumu tüzel kişiliğe haiz, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesi ile sınırlı bir İktisadi Devlet Teşekkülü(İDT) olarak kurulmuştur. İlgili olduğu Bakanlık Gümrük ve Tekel Bakanlığıdır. Bu kanun ile Tekel’e verilen tüm yetkiler, tarım, üretim ve pazarlama dahil tüm faaliyetler Çay Kurumu Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. 01.03.1973 tarihinden itibaren Çay Kurumu Genel Müdürlüğü adı altında faaliyete geçmiştir.
Bu kanunun geçici 4. maddesi ile kanunun yürürlüğe girmesinden önce Tarım Bakanlığında kayıtlı olan çay bahçelerine bu kurumca hazırlanan ruhsatlar verildi. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce kayıt dışı olan çay bahçelerine de tesisi kredisi verilmemek kaydıyla ruhsatname verildi. Bu madde ile 100.000 dekar olduğu tahmin edilen ruhsatsız alanlara da ruhsat verilmek kaydı ile toplam çaylık alan 400.000 dekara ulaşmıştır.

2- 1983 yılında çıkarılan 2929 sayılı kanuna dayanılarak 10.10.1983 tarih ve 112 sayılı KHK ile Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü(Çay-Kur) adında tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sermayesi ile sınırlı bir Kamu İktisadi Kuruluşu(KİK) olmuştur.(28.10.1983 tarih ve 18205 Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.) Bu kanun 233 sayılı KHK ile tadil edilmiştir.( 14.12.1983 tarih ve 18435 Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.)

3- 18.12.1983 tarih ve 178 sayılı KHK ile kurulan Maliye ve Gümrük Bakanlığının Bağlı ve İlgili Kuruluşlar Dairesi Başkanlığının ilgili kuruluşu olmuştur.

4- 1984 yılına kadar devlet tekeli altında sürdürülen çay işletmeciliği 04.12.1984 tarih ve 3092 sayılı “Çay Kanunu” ile serbest bırakılmıştır. Kanunun 1. maddesinde; gerçek ve tüzel kişilerin yaş çay işleme ve paketleme fabrikaları kurup işletebilecekleri, ihtiyaçları olan yaş çay yaprağını doğrudan üreticilerden satın alabilecekleri belirtilmiştir. Aynı kanunun 3. maddesiyle de 3788, 4223 ve 6133 sayılı Kanunların çayla ilgili hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

5- Maliye Bakanlığının ilgili kuruluşu olarak faaliyet gösteren Çay-Kur Genel Müdürlüğü, 3046 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca Başbakanlığa ilgilendirilmiştir. İlgili olduğu Bakanlığın değiştirilmesi ile ilgili karar Resmi Gazetenin 14.10.1993 tarih ve 21728 sayılı nüshasında yayımlanmıştır.

6- Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 35. maddesine göre Kuruluşumuz İktisadi Devlet Teşekkülü(İDT) olmuştur.(27.11.1994 tarih ve 22124 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.)

7- Teşekkülümüz 3046 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca 12.01.1999 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığının ilgili kuruluşu olmuştur.(13.01.1999 tarih ve 23582 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.)

8- Teşekkülümüz 3046 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca 28.05.1999 tarihinde Başbakanlığının ilgili kuruluşu olmuştur.(28.05.1999 tarih ve 23708 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.)

9- Teşekkülümüz 3046 sayılı Yasanın 4060 sayılı Yasayla değişik 4. ve 3313 sayılı Yasayla değişik 10. maddeleri uyarınca 26 Kasım 2002 tarihinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili kuruluşu olmuştur.(27.11.2002 tarih ve 24949 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.)

  - Çay, nem ve harici kokulardan etkilenmeyecek şekilde kapalı ambalajda muhafaza edilmeli.
  - Demlemede kireçsiz su ve porselen demlik tercih edilmeli.
  - Temiz demlik içine beher bardak için bir çay kaşığı dolusu çay konularak ılık su ile yıkanmalı.
  - Demliğe, çaydanlıkta kaynamakta olan sudan konulmalı.
  - Çaydanlıkta kaynar suyun ateşi kısılarak demlik çaydanlığın üzerine oturtulmalı ve dem kaynatılmamalı.
  - Çayın demlenme süresi 10-15 dakika olmalı ve demlenen çay yarım saat içinde içilmelidir.

Yeşil çaydaki şifa.
     Archives of Dermatology Amerikalı araştırmacılar, yeşil çayın, meme ve prostat kanseri gibi cilt kanserini de önlediğini açıkladı. Case Western Üniversitesinde fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, yeşil çayın içinde bulunan "poliphenols" adındaki maddenin, cilt kanserini önlediği tespit edildi. "Poliphenols"un, kanser tümörleri etrafında tümörleri besleyen kılcal damarların oluşmasını önleyen ve kanser hücrelerini öldüren madde olduğu, daha önce yapılan araştırmalarda belirlenmişti. Yeşil çayın günde dört bardak içilmesinin bazı kanser türlerinin oluşmasını önleyebildiğini kaydeden araştırmacılar, yeşil çayın cilde sürülmesi ile de, cilt kanserine karşı koruyucu bir tabakanın oluşturulabildiğini belirttiler. Farelerde yapılan araştırmalarda, cilde sürülen yeşil çayın, ultraviyole ışınlarının etkisini azaltarak ciltte aşırı yanma ve su kabarcıkları oluşmasını önlediği belirlendi.

     Araştırmacı Santosh Katiyar, yeşil çayın kanser hastaları için "tedavi yöntemi olmadığını fakat sağlıklı insanların kullanması ile kanser riskini önlediğini" belirtti. Araştırmacılar, yeşil çayın bir-iki günde etkisini göstermediğini, insanların yeşil çay içmeyi alışkanlık haline getirmeleriyle yaşam boyu faydasını görebileceklerini kaydediyorlar ve ciltlerine yeşil çay süren insanların yine de uzun zaman güneş altında kalmaktan sakınmaları gerektiğini, cilt kanserini önlemenin en iyi yolunun, ultraviyole ışınlarının etkisinden korunmak olduğuna dikkat çekiyorlar.

Sağlık kaynağı yeşil çay
  • Votre Beaute Dergisi'nin haziran sayısında yer alan habere göre günde dört bardak yeşil çay içmek kalp damar hastalıkları ve kanser riskini azaltıyor, diş çürümelerini ve kemik erimesini önlüyor, merkezi sinir sistemini uyarıyor, yaşlanmayı geciktiriyor. Merakla beklenen gençlik ve sağlık kaynağı yeşil çay Türkiye'ye ithal edilerek eczanelerde satılmaya başladı. Almanya'da Dr. B. Scheffler firması tarafından üretilen Additive Green Tea, yeşil çay ekstresinden elde edilmiş. Doğal kafein ve C vitamini de eklenerek içecek tozu haline getirilmiş. Yeşil çayın sayısız yararları bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Bilimsel raporlara göre günde dört bardak yeşil çay, yaşlanmayı geciktirdiği gibi kalp damar hastalıkları riskini azaltııor. Kolesterol ve yağ değerlerini iyileştirerek tansiyonu ve kan şekerini ayarlıyor. Böylece damar sertliğinden koruyor. Kılcal damarları büzerek ödem oluşmasını önlüyor. Bakteriler ve grip virüsü ile savaşıyor.Ağız, yutak, mide ve bağırsak mukozasındaki ödemi azaltıyor.Yeşil çayın yararları saymakla bitmiyor. Migreni geçiriyor. İdrar söktürücü özelliğinden dolayı zayıflama rejimlerinde yardımcı oluyor.
  • Stres için birebir, Ayrıca bütün bunların dışında stres, aşırı çalışma, huzursuzluk gibi farklı nedenlerden kaynaklanan yorgunluk ve uyku halini ortadan kaldırıyor. Ülkemizde her yirmi kişiden birinde görülen ve tedavi edilmediğinde kişilerin yaşam kalitesini bozan depresyonu yeniyor. İçimiyle ferahlık veren, uyarıcı, canlandırıcı Additiva Green Tea'nin tadı limon tuzu ve C vitamini de eklenerek daha lezzetli duruma getirilmiş. Ürünün hazırlanması da son derece pratik. Fincana bir poşet boşalttıktan sonra üzerine sıcak su doldurulup karıştırılıyor. İçerişinde şeker de bulunduğu için ayrıca tatlandırmaya gerek kalmıyor.
  • Kanseri de önlüyor, Dr. Lesley A. Mitscher, ''Yapılan araştırmalara göre bunun nedeni yeşil çayın kolesterol ve yağ değerlerini iyileştirmesi, tansiyonu düzenlemesi ve damar sertliğini önlemesidir'' diyor. Ayrıca ABD'de yapılan Hücre Biyolojisi Kongresi'nde de Purdue Üniversitesi'nden araştırmacı Dorothy Moore ve D. James Morre ve yeşil çayın kanser hücrelerinin oluşmasını önlediğini ve kanserli hücreleri öldürdüğünü bilimsel olarak açıklamışlar. İki araştırmacı yeşil çayın yapraklarında bulunan EGCg adlı bileşimin özellikle göğüs, prostat ve kalın başırsak kanserini önlediğini kaydederek günde dört bardak yeşil çay içenlerin korunduklarını belirtmişler.

Çaydaki Bileşikler ve Miktarları
Biyolojik Etkileri

Polifenoller, Kateşinler ve Okside Olmuş Türevleri
%10~ 25 (Kuru Çay Yaprağında)

Kolesterol seviyesini ve kandaki LDL seviyesini düşürür.
Kan basıncındaki artışları geciktirir.
Kırmızı kan hücrelerinin pıhtılaşmasını geciktirir.
Gıda alerjisini önler.
Barsaklardaki sindirimi geliştirir ve kokuyu önler.

Flavonollar
%06~ 07
Kan damarlarının bağışıklığını artırır.
Kan basıncını düşürür.
Kokuyu elimine eder.
Kafein
%2~ 4
Merkezi sinir sistemini uyarır.
Ruhsal rahatlık verir · Kalbi güçlendirir.
Astımı önler.
Metabolik nispeti artırır.
Bileşik şekerler.(Glikositler) Kan şekerinin yükselmesini önler. (diyabete karşı)
C Vitamini
%150~ 250 mg
Kan kanserini önler.
Anti-karsinojeniktir
E Vitamini
%25~ 70 mg
Anti-karsinojeniktir.
Kısırlığı önler.
Karoten
%13~ 29 mg
Anti-karsinojeniktir.
Bağışıklığı artırır.
Sapon Tahminen %0,1 Anti-karsinojeniktir.
İltihaplanmayı önler.
Florid
90~ 350 PPM
Diş çürüklerini önler.
Çinko
30~ 75 PPM
Tadım hücrelerinin tat alma bozukluklarını önler.
Deri iltihaplanmasını önler.
Bağışıklık seviyesini düzenler.
Selenıum
1,0~ 1,8 PPM
Anti-karsinojeniktir.
Kalp kaslarının bozulmalarını önler.
Magnezyum Oksit
400~ 2000 PPM
Etil sindirimine yardım eder.

******** Aklınızda bulunsun ********

  • 1-2 bardak çay içenlerde damar sertliği riski yüzde 46 oranında, 4 bardak içenlerde ise yüzde 69 oranında azalıyor.
  • Çay, antiseptik olarak göz banyoları için de kullanılır.
  • Şekeri mümkün olduğunca az kullanın.
  • Hazmı kolaylaştırır.
  • Çay, yemekle birlikte veya hemen arkasında içildiğinde demir emilimini engelleyerek kansızlığa yol açar.


Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 00:51
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 00:57
 

YABAN MERSİNİ (likaba)

 
Yaban Mersini, ılıman iklim kuşağına adapte olmuş bir meyve türü olup botanik olarak gerçek üzümler gurubunda yer almaktadır. Ekonomik olarak kültürü yapılan Yüksek boylu Yaban mersini (highbush blueberries) (Vaccinium corymbosum), alçak boylu Yaban mersini (lowbush blueberries) (Vaccinium angustifolium) ve tavşan gözü Yaban mersini (rabbiteye blueberries) (Vaccinium ashei) olmak üzere üç farklı türü vardır. Alçak boylu çalı formunda olan Yaban mersinlerinin yetiştiriciliği daha zordur. Amerika başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde binlerce hektarlık alanlarda tarımı yapılmaktadır. Günümüzde ticari olarak yetiştirilen Yaban mersini 1906 yılından itibaren Amerika Birleşik Devletlerinde başlatılan seleksiyon çalışmalarının ürünüdür. Bu çalışmalarla seçilen Yaban mersini tipleri daha sonra kendi aralarında melezlenerek yeni çeşitler elde edilmiştir. Çok hızlı bir şekilde üretilerek satışa sunulan Yaban mersinleri Dünyada en popüler meyvelerden biri iken ülkemizdeki yetiştiriciliği İkibinli yıllarda Rize’de başlatılmıştır.
Islah çalışmaları ile geliştirilen yeni yaban mersini çeşitleri doğada bulunan formlarına göre çok daha iri, daha sulu ve daha tatlı meyveler verirken hastalık ve zararlılara da daha dayanıklıdırlar. Bu yönleriyle daha geniş alanlara adapte olabilmektedirler. Tavşan gözü Yaban mersinleri yüksek boylu Yaban mersinlerine göre daha geniş yetişme alanı bulmuştur. İklim isteği bakımından Doğu Karadeniz Bölgesindeki illerden Artvin, Rize, Trabzon ve Giresun’un genelde rakımı yüksek dağ ve yaylalarında yabanı formları bulunmakta ve yöre halkı tarafından taze olarak, reçel veya pekmez yapılarak tüketilmektedir. Yaban mersinleri asitli toprakları tercih ederler (pH=4.5-5.0) ve genel bir ifade ile yabanisinin olduğu yerlerde, defne, çam, kızılağaç veya beyaz sedirin karışık olarak yetiştiği nispeten meyilli alanlarda kültür çeşitleri rahatlıkla yetişebilmektedir (Prits ve Hancook, 1992; Gough, 1995 ve 1996; Strik ve ark., 1993). Rize’de LİKAPA, Trabzon’da LİGARBA, Rize Pazar ilçesinde KASKANAKA, Ardeşen ilçesinde ise ÇERA, Artvin’de MORSİVİT veya MAHABAK olarak isimlendirilen ve yöre insanı tarafından doğadan toplanan yabani meyveleri beğenilerek tüketilen Yaban mersini henüz ticari olarak yetiştirilmemektedir.

Yaban mersini çok farklı amaçlar için kullanılabilmektedir. Taze meyve olarak, meyve suyu sanayisinde (tek başına veya diğer meyve suları ile kokteyl yapılarak), ilaç sanayisinde (kuru meyvesi, çiçek, kök ve yaprakları), süt ve süt ürünleri teknolojisinde (dondurma, yaban mersinli süt, yoğurt v.s.), kuru meyve teknolojisinde, meyveli ekmek, çörek, kek, puding ve pastalarda, baharat sanayisinde, meyve salatalarında, reçel, marmelat, jel ve konserve sanayisinde, çay (kuru yaprağı ve kuru meyvesi), diyet mönülerinde, şarap yapımında (Sibirya) ve bitkisi kulp (sap) yapımında kullanılmaktadır.Yaban mersininin insan sağlığı ile beslenmesi üzerine yararları ile ilgili dünya çapındaki bilimsel dergilerde yüzlerce araştırma makalesi yayınlanmıştır. Yapılan araştırmalarda bir bardak Yaban mersini meyvesinin 145 gram geldiği ve 21 gram Karbonhidrat, 1 gram protein, 0,5 gram yağ, 19 miligram C-VİTAMİNİ, 145 IU A- VİTAMİNİ ve 85 KALORİ içerdiği belirtilmektedir. Ayrıca, 100 gram yenilebilir Yaban mersininin %83’ünün su, %0.7’sinin protein, %0.5’inin yağ, %15’inin karbonhidrat, %1.5’unun lif olduğu ve 62 kalori sağladığı saptanmıştır. Mineral ve vitaminlerce zengin olan yaban mersini sodyum içermezken potİnsan sağlığı açısından da çok yararlı olan LİKAPA’nın aşağıdaki özellikle sahip olduğu bilimsel araştırmalarla ortaya konulmuştur.

Ekonomik olarak Rize ilinde mevcut tarımsal ürünleri karşılaştırdığımızda LİKAPA (Yaban mersini) başta olmak üzere üzümsü meyvelerin çok üstün olduğu görülebilmektedir. Nitekim 2003 yılında iç piyasaya taze veya dondurulmuş olarak sunulan Yaban mersini meyvesinin kilosu toptan 4.000.000.-TL’ye satılmıştır. Çiftçi bahçesinden çıkış fiyatı olan bu değer, yaban mersininin ORGANİK ÜRÜN kapsamında satışa sunulması ile çok daha yukarılara çıkacaktır. Çünkü Birleşik devletlerden ithal edilerek İstanbul’daki gros marketlerde satışa sunulan ve ilaç ile ticari gübre kullanılan yaban mersini meyvesinin 250 gramı 5.000.000.-TL’ye satılmaktadır. Fındık, çay, ahududu, böğürtlen hatta Kividen elde edilen gelirden çok daha fazla gelir getirecek olan bir meyve olacaktır. Nitekim ortalama olarak 1 dönüm fındık bahçesinden 300.000.000, çay bahçesinden 675.000.000, Böğürtlen-Ahududu bahçesinden 3.000.000.000 TL gelir elde edilebilirken 2003 yılı fiyatları ile 1 kg yaban mersini 4.000.000 TL karşılığında üreticiden satışa sunulmuştur. Bir dönüm yaban mersini bahçesinden 2 500 kg ürün alınmaktadır (bu miktar 7 500 kg’a kadar çıkabilmektedir). Dolayısıyla toplam elde edilen para miktarı 10.000.000.000.TL’dir. LİKAPA (Yaban mersini) için söylenecek tek söz vardır, hem karlı hem de yararlı. Karadeniz Bölgesinin yüksek kesimlerinde yabani olarak yetişmekte olan likapanın kültür çeşitlerinin bölge çiftçisine kazandırılmasına yönelik çalışmalar Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarafından başlatılmış, TÜBİTAK ve DPT tarafından yapılan çalışmalara destek alınmıştır. Böylece Karadeniz Bölgesinde ürün çeşitliliğine LİKAPA (Yaban mersini) da eklenmiş olacak ve bu ürüne dayalı yeni sanayi kurulabilecektir.

  • Yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay ishal giderici özellik taşımaktadır.
  • Yaban mersini çayının bayanlarda özel günlerin etkisini azalttığı ve düzene sokmaktadır.
  • Yaban mersini çayının idrar yolu enfeksiyonlarında antibiyotik etkisi göstermektedir.
  • Kansere karşı vücudu koruyan enzimleri aktive etmektedir.
  • Anti kanserojen ve antioksidan özelliğe sahiptir.
  • Yağlı bileşiklerin vücuttan atılmasını sağlar.
  • Taze olarak yenildiğinde kanı temizler.
  • Besleyici olmasına rağmen kalori ve sodyum içeriği düşüktür.
  • Kan şekerini düşürür
  • Bağırsak metabolizmasını düzenleyen lifli özelliği vardır.
  • Kan kolesterolünü düşürür.
Pektin içeriği yüksektir.
  • Kalp krizi riskini azaltır.
  • Gece görüş kabiliyetini artırır.
  • HIV VİRÜSÜNÜN tekrarlanmasını azaltır.
  • Damar elastikliği ve gözlerin geçirgenliğini artırır
  • Vücutta biyoaktif madde olarak kullanılan polifenoller, aktokyaninler, flavanoller ve tanenlerce zengindir.
  • Kansere karşı savaşan ELLAGIC-ASİT içeriği oldukça yüksektir.
  • Diyetlerin sağlıklı ve çok değerli bir parçasıdır.
  • Göz yorgunluğunu giderir, miyopluk ve şeker hastalığından kaynaklanan görme bozukluklarını engeller. Kamaşma, kılcal damar çatlaması ve gece körlüğünü ortadan kaldırır.
  • Kabızlık, bulantı, mide kramplarını ve ülseri önler.
  • Damar sertliği oluşumunu engeller.
  • Varis ve basur’u (hemoroit) iyileştirir.
  • Sakinleştirici özelliği vardır.
  • Ağız içi yaralarını iyileştirir.

İltihaplar için dezenfektan özelliği taşır potasyum içeriği son derece yüksektir

Çiçeklenme Dönemi

Meyve Bağlama Dönemi

Meyvelerin Olgunlaşma Periyodu
Hasat Olumuna Gelmiş Meyve

Hasat Edilmiş Tüketime Hazır Meyve



Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 00:58
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 01:00
Kivi

Kivi meyvesi ülkemize yeni gelmiş bir meyve türüdür. Dünyada üretimi 50-60 yıl öncesinde başlamış olmasına rağmen, son 20 yıl içinde büyük ölçüde yaygınlaşmış ve tüketim pazarlarında da önemli olmuştur. Bunun en önemli nedenleri, özellikle C vitamini bakımından limondan 5 veya 6 kez daha zengin olması, A, D, ve E vitaminleri ile Zn (Çinko), Fe (demir), P (Fosfor) ve diğer madensel maddelerini diğer birçok üründen daha fazla içermesi, kendine özgü tat ve aromasının tüketiciler tarafından beğenilmesi oluşturmaktadır.

Ülkemizde de kivi yetiştiriciliği kamu ve özel kesimlerde son 14-15 yıldan beri ilgi çekmeye başlamıştır. Özellikle Doğu Karadeniz ve Marmara bölgelerinde yaygınlaşmıştır. İlimizde ilk çalışmalar, 1987 yılında Çaykur'a bağlı Çay ve Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü'nün Yalova'dan getirdiği Kivi fidanlarıyla kurduğu deneme bahçeleri ile başlamıştır. Yapılan deneme çalışmaları kivinin ilimiz iklim ve ekolojik şartlarına uygun olduğunu ve iyi bir vegetatif gelişme gösterdiğini ispatlamıştır.

Kivi botanik olarak gerçek bir sarılıcı, yani bir sarmaşıktır. Bu nedenle "çardak" ve telli terbiye sistemlerinde yetiştirilir. İki evcikli (dioik) olması nedeniyle, erkek ve dişi çeşitler söz konusudur. Bahçe tesisinde çeşit karışımı zorunludur. Bugün dünyada dişi çeşitler arasında en çok yetiştirilen Hayward çeşididir. Bunun yanında, Bruno, Abbott, Monty ve Vincent çeşitleri de yetiştirilmektedir. Erkek çeşitler tozlayıcı olarak kullanılırlar. Tomuri ve Matua çeşitleri en çok kullanılanlardır.

Halen Araştırma Enstitüsü, Rize Tarım İl Müdürlüğü ve Rize'deki bazı üreticiler tarafından Kivi fidanı üretilerek isteyen üreticilerin hizmetine sunulmaktadır.

Rize'deki kivi yetiştiriciliğine bakacak olursak 1995 yılında 1 (bir) hektar ile 1 (bir) ton olan üretimimiz, 1996 yılında 9 (dokuz) hektar ile 20 (yirmi) tona ve 1997 yılında ise 25 (yirmileş) hektar ile üretim 99 (doksan dokuz) tona ulaşmıştır. 1997 yılı fiyatlarıyla 1 kg kivi yaklaşık 250.000 TL olduğundan kivi üretimi ile ilimize 25 milyar TL'lık bir girdi sağlanmıştır.

Rize'de çaya ayrılan 502.464 dekarlık arazinin bir %5'inin kivi üretimine uygun araziler olarak değerlendirilmesi ile ortalama 1997 fiyatlarıyla 10 trilyonluk bir gelir söz konusudur.

Burada mevcut tarıma elverişli arazinin önemli bir bölümünü çay oluşturduğundan, çaylık arazilerimizin küçük bir bölümünü sökerek kivi üretimi için ayırabiliriz. Ancak bu işi yaparken üreticilerimiz mevcut çay bahçelerini sökecekler ve ıslah edecekler. Ayrıca dört yıl; kivi ürün verene kadar çay ürününden feragat edeceklerdir. Sonra kivi üretimi çay gibi kolay bir tarım değildir; ilk kuruluş aşamasından itibaren teknik ve yetiştiricilik konusunda üreticimiz yardım almak zorundadır. Bu nedenle şu anda üreticilerimizi teşvik etmek amacıyla Devlet teşviki zorunludur.

Üreticileri teşvik etmek ve refaha kavuşturmak için Rize Sosyal Yardımlaşma Ve Dayanışma Vakfı Başkanlığı'nın katkılarıyla 1997 yılında Çayeli ilçesinde 7 milyar TL ödenek ile 100 aileye 500'er m2'lik kivi bahçesi tesis edilmiştir. 1998 yılında da yine Çayeli'nde 60 aileye 5 milyar ödenek ile kivi bahçesi tesis edilmiş ve bu çalışmalar devam etmektedir. Ancak bu yeterli değildir.

Ayrıca, bu hızla devam edersek üretilen maksimum kapasiteye ve verim çağına kivi üreticiliğimiz 10 yılda ulaşır. Bu kapasiteye ulaşıncaya kadar bilinçli davranıp şimdiden ileriyi görmek ve ona göre çalışmalar yapılmalıdır. Bunları kısaca özetleyecek olursak:

1- Çaydan daha fazla ekonomik getiri sağlayacak diye çaylıklarımızın tamamının bu iş için ayrılmasını önlemek ve sadece belirli bir bölümünde kivi yetiştiriciliğine uygun arazilerde kurulmasına müsaade edilmelidir. Kuruluş aşamasında üreticiler bilinçlendirilmelidir.

2- Bahçe tesis ederken tekniğine uygun ve sağlıklı ve kaliteli bitkilerle bahçe tesis edilmelidir.

3- Şimdiden kivi meyvelerinin depolanabilmesi ve uzun süre pazarda kalarak daha ekonomik olması için soğuk hava depolarının kurulması gerekmektedir.

4- Tanıtımın iyi yapılarak halkımızda kivi yeme alışkanlığının geliştirilmesi gerekmektedir.

5- Kivi marmelat, reçel, meyve suyu, çay, dondurma ve benzeri gibi gıda sanayiinde kullanılabildiğinden işleyebilecek entegre tesislerin de desteklenerek kurulması önemlidir.

Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 01:01
Kemençe ve Tulum

KEMENÇE

Kemençe, biri Osmanlı Müziğinde, diğeri Karadeniz yöresi halk müziğinde kullanılan iki ayrı yaylı çalgının ortak adıdır. Bunlardan ilki için yirminci yüzyılın ortalarına kadar kullanılan "armudî kemençe", "fasıl kemençesi" gibi adlar, artık yerini "klasik kemençe" adına bırakmış gibi görünmektedir. Bir halk çalgısı olan ikincisi ise, "Karadeniz kemençesi" olarak anılır.
 
Fransızların pochette, İngilizlerin kit adını verdikleri yaylı çalgıyla akraba olan Kemençenin Karadenize nasıl geldiğini veya buradan oralara naıl gittiğini belirlemek güç. Kemence çalınırken, sol elle sapından havada tutulur: aynı elin parmaklarıyla tellere basılarak istenen sesler bulunur. Bir tel üstünde melodi çalınırken yay bu telin yanındaki telke de sürülür. Rize kemencesinin boyu 50-60 cm dir. Baş, boyun ve gövde kısımlarından oluşur. Baş: 9 cm. En üst bölümdür. Bir kalp şeklini andırır. Üzerinde üç teli akort edecek burgular vardır. Burgulara halk dilinde kulak denilir. Tellerin geçtiği yerede tel yeri denir.
 
Boyun-Sap : Çevresi 9-10 cm’dir. Üst kısmında el yeri vardır.Gövde- Tekne : Üst sapla birleştiği yerde genişlik 5-6 cmdir, alt kısma doğru genişler.En geniş yer 8 cm olur.Teknenin yan taraflarında ikişerden dört delik olup sesin çıkmasını temin eder. Teller kapak denilen kısmın üzerinden geçer. Tellerin üzerinden geçtiği deliklere kaşlar denir. İki kaş arasında tellerin düzgün biçimde durmasını sağlayan eşek adlı bir parça vardır. Teller : Kemençede üç tel bulunur. Zil, sağır ve bağırsaktan yapılan bom. Kurbağa : Tellerin sicimle bağlandığı bölüme kurbağa veya akrep denir.
 
 Yay / Sayta : Kalemden biraz kalınca yuvarlak yahut dört köşe olup kemence tellerine

sürülerek ses çıkmasını sağlar. Uç kısımlarına hayvan kılları istenilen sayıda bağlanır. Genellikle iyi ses çıkarması için reçine sürülür. Yapımı: Kurutulmuş erik veya dut ağacından yapılır. Yapılacak büyüklükteki ağaç kesilip pizma haline getirilir. Dış kasnağın şekli çizildikten sonra oyulur. Etraf şekillendikten sonra iç kısımlar özel aletlerle oyulur.Çevre kalınlığı 0.5 cm’dir. En son rotuştan sonra zımpara çekilir. Kapak tahtası çamdan hazırlanır. İyice inceltildikten sonra köprü yeri işaretlenir. Her iki yanına 1, 1,5 cm ara ile ince delikler açılarak orta kısmına yakın ince bir direk yerleştirilir. Üzerine kapak konarak yapıştırılır Etrafı cilalanır. Tel bağlama yeri, köprü, ve germe tıpaları konarak üç tel takılır. akortu yapılarak hazır hale getirilir

Klasik kemençe”, 40-41 cm boyunda, 14-15 cm genişliğinde küçük bir çalgıdır. Yarım armudu andıran gövdesi, elips biçimindeki burguluğu "kafa" ve sapı "boyun" tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Göğsünde, yuvarlak kenarları dışarda kalmak üzere D biçiminde iki iri delik bulunur. Çalgının arka tarafında bir "sırt oluğu" vardır.

Çalınırken kuyruk takozu sol dize, burguları göğse yaslanarak düşey konumda tutulan ya da iki diz arasına konan kemençenin telleri, tuştan 7-10 mm yüksektedir. Çünkü sesler, telli çalgıların çoğunda olduğu gibi tellerin üstüne parmak uçlarıyla basılarak değil, teller tırnakla yandan hafifçe itilerek elde edilir.

“Karadeniz kemençesi”nin burguluğu, boynu ve gövdesi de tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Ama biçimi bütünüyle farklıdır. Diğer bütün halk çalgıları gibi, “Karadeniz kemençesi”nin de standart ölçülerinden söz etmek güçtür. Ama günümüzde, uzmanların ve profesyonel yorumcuların kullandığı “kemençe”ler genellikle 56 cm uzunluğundadır. Kenarları dik ve sırtı düz olan gövde çoğunlukla erik veya ardıç ağacından yapılır. Köknar veya ladinden yapılan göğüs oldukça incedir. Tellerin eşikle iletilen basıncına dayanabilmesi için göğüs bölümüne, boylamasına bir çıkıntı yapılarak kubbe şeklinde form verilir. Burgular, oldukça küçük olup, burguluğa ön taraftan girer. Teller tuşa çok yakındır. Çünkü “Karadeniz kemençesi”, tellerin üzerine parmak uçlarıyla basılarak çalınır.

Seslendiren, ayakta ise çalgıyı sol eliyle havada tutarak, oturuyor ise dizlerinin arasına dayayarak çalar.

 


TULUM: Kafkasya’dan Türkiye’ye geldiği söylenir. Tulumla oynanan oyunlar daha ziyade Hemşin yöresinde gelişmiştir. 20 veya daha fazla oynanan oyunlardaoyunu idare eden bir kişi vardır. Tuluma bazı yörelerimizde Gada denilmektedir. Genellikle yol havalarında ve düğünlerde çalınan bu yöresel alet şimdilerde artık çoşkulu şenliklerin tümünde çalışmaktadır. Yapımı: Keçi yavrusunun derisinden yapılır. Oğlak derisi bütün olarak çıkarıldıktan sonra hasır denilen ilaçlama ve kurutma işlemlerine tabi tutularak, delik kısımları tıpalanıp bağlanır.Çalgı kısmına nav adı verilir. “L” biçiminde şimşir veya dut ağacından içi oyularak hazırlanır. İçine ses getirecek kamış dalından hazırlanmış eşit sesli, iki adet düdük yerleştirilir. Nav’ın karşılıklı beşer deliği mevcuttur. Tuluma doldurulan hava sıkıştırılarak nav kısmından dışarı çıkması sağlanır. Navın içine yerleştirilen zurna 7-8 cm. uzunluğundave eşit sesli olarak iki tane olur. Zurna kamışın ince kısmından hazırlanır.İyice kurumuş kamıştan kesilerek bir ucu kapatılır. Hemen altından başlayarak kapak olacak şekilde 2-3 cm kesilir. Kapak kısmı inceltilerek üflenince titreyecek hale getirilir. Sesleri eşit yaptıktan sonra beraberce nav’a takılır. Balmumu ile hava almayacak şekilde kapatılır. Üflenince hava sadece açılan kapağın altından geçer. Bu esnada kapak titreşir ve uyumlu ses meydana gelir.

Tulumun-Yapısı

 
 Oğlak derisi daha çok tercih edilir ve tüyleri temizlendikten sonra ayaklar son kısımlardan kesilir. Ters (çevrilip ters bağlandıktan sonra) kesit bağlantısı daha iyi görünür. Ön ayaklardan birine tahta boru- lülük arka ayaklardan birine de nav bağlanır. Böylece tulum dediğimiz alet meydana gelir. Lülük'ten (dudula=ağızlık)üfleyip tulum şişirilir. Üflenen hava geri kaçmasın diye tulumcu lülüğün (dudula) ağzını dili ile kapatır. Kendisi bu suretle nefes alabilir. (son zamanlarda lülük ağzına konan bilye sayesinde tulumcular türkü bile söyleyebiliyorlar.) sıkışan hava mecburen, nav içinde bulunan çimon/çibu denilen ses veren kamış borulara hücum eder ve ses çıkararak dışarı çıkar. Ekseriyetle çibular yan yüzeylerinden 5 delikli olup bu delikler Nav'ın üst yüzüne yani tulumcunun parmaklarını oynatacağı bölüme bir çift olarak yerleştirilir.
Oğlak derisi daha çok tercih edilir ve tüyleri temizlendikten sonra ayaklar son kısımlardan kesilir. Ters (çevrilip ters bağlandıktan sonra) kesit bağlantısı daha iyi görünür. Ön ayaklardan birine tahta boru- lülük arka ayaklardan birine de nav bağlanır. Böylece tulum dediğimiz alet meydana gelir. Lülük'ten (dudula=ağızlık)üfleyip tulum şişirilir. Üflenen hava geri kaçmasın diye tulumcu lülüğün (dudula) ağzını dili ile kapatır. Kendisi bu suretle nefes alabilir. (son zamanlarda lülük ağzına konan bilye sayesinde tulumcular türkü bile söyleyebiliyorlar.) sıkışan hava mecburen, nav içinde bulunan çimon/çibu denilen ses veren kamış borulara hücum eder ve ses çıkararak dışarı çıkar. Ekseriyetle çibular yan yüzeylerinden 5 delikli olup bu delikler Nav'ın üst yüzüne yani tulumcunun parmaklarını oynatacağı bölüme bir çift olarak yerleştirilir. Çimon/çibular, nav içinde ikiden fazla da olabilirler. Herbirinin sesi tulumcunun ustalığına göre ayarlanır. Tulumdaki kısımlara daha açıklık getirelim: Çimon/çibu: Kamış veya tahıl sapı boğum yerinin bir tarafından diğer tarafın dıştan boğum yerinden içten kesilir. Bu uçta boğum yeri kalacağından kapalıdır, diğer uç açıktır. 16-17 cm boyunda bir boru elde edilmiş olur. Açık uç hafif meyilli olarak düzeltilir. Kapalı kısma doğru borunun bir kısmı çakı ile inceltilerek sesin, hava geçişi ile temini sağlanır. Bu borunun üçte bir kadarı üste kalması şartıyla ikişer santim arayla delikler açılır. Böylece yapılan çimonlar bu şekilde yanyana bağlanıp navın içine yerleştirilir. Çıkan sesler birbiri ile tam manası ile uyumlu olmayabilirler. (Adnan Saygun) Nav: Farsça'da iyi oyulmuş odun manasında olup bu tabiri eski Oğuzlarında kullandığı aşikardır. Navlar hafif kıvrık boynuzu andırırlar. Odundan veya şemsiye sapının yarım daire bölümünden yapılırlar. Aslında iç bükey bir teknecikten ibaret olup çimon/ çibular içine yerleştirilir.

Kar'aşın: Navın son kısmındaki boynuza verilen isimdir.
Kaçkar dağı: Koç boynuzunu andıran Gökçe Dengiz batısındaki Kaçkar Dağları da bu isimden esinlenerek verilmiştir.
Goda: Tulumdan üflenen eğri boruya denir. Bulgarların gayda demeleri ile goda arasında muhakkak bir bağlantı vardır. Bu isim ta Kelt'lerden kalmış olabilir. Eski Bulgar kavimleri Türklerle kardeş kavim olmalarının neticesi olarak kelime Türkçe kökenli de olabilir.

....
Çayelinden başlayarak Pazar,Ardeşen,Hemşin,Çamlıhemşin,Fındıklı,Arhavi,Hopa,Şavşat,Yusufeli,İspir ve Giresun`nun Şebinkarahisar ilçesinde düğün,bayram ve eğlencelerde kullanılan nefesli bir halk çalgısıdır.

Önceleri sadece bu yörelerde düğünlerde kullanılırdı. Fakat son zamanlarda çeşitli halk müziklerinin yanısıra pop,rock ve özgün müziklerde kullanılmaya başlandı.Tabî buda enstrumanın tanıtımını ve halkın dikkatini çekmekte önemli bir etken oldu. Tulum`u başka ülkelerde görmekde mümkün. Örneğin: Bulgaristan ve Yunanistan`ın bazı bölgelerinde görebilirsiniz. İskoçya ve Kuzey İrlanda`da şekil olarak biraz değişik olmasına rağmen ses olarak hemen hemen aynı olması dikkat çekmektedir.

TEKNİK ÖZELLİKLERİ:
Tulumda aktif olarak kullanılan beş tam ses vardır ve oktav`ı yoktur,koma sesi vardır. Son zamanlarda altı sesli tulum`lar denenmiş fakat pek başarı sağlanamamıştır.

Tulumun ses tonu "si" "lâ" "sol" karar sesiyle,tını`sı güzel olan ses elde edilir. Diğer ses tonlarında tulum istenilen sesi vermez. Tulumun orjinal sesi "si" ve "lâ" dır.

TULUMUN YAPISI

  • DUDULA (AĞIZLIK)
  • GÖVDE (DERİ KISMI)
  • NAV (SES VEREN KISIM)

DUDULA (AĞIZLIK)

Tulumu şişirmek için kullanılan dudula; yuvarlak bir ağacın içi delinerek yapılır ve hava geriye kaçmasın diye iç tarafına naylon`dan bir kapak yapılıp raptiye ile tutturularak havanın geri gelmesi önlenir.

GÖVDE (DERİ KISMI)
Tulumun gövdesi genellikle keçi derisinden yapılır. Keçinin özellikle bir yaşında olmasına dikkat edilir. Çünki bir yaşından küçük olan keçilerin derisi yumuşak (taze) olduğundan çabuk deforme olur. Keçi kesildikten sonra derisi çok dikkatli bir şekilde delinmeden tulum olarak çıkartılır. Suyla karışık ateş külünde 2-3 gün bekletildikten sonra tüylerin dökülmesi sağlanır ve tabaklama işlemi yapıldıktan sonra baş tarafı ve arka kısmı içeri gelecek şekildetersten sıkıca bağlanır. Ön ayaklarının birine dudula bağlanarak şişirilip asılır. Kuruduktan sonra sürekli yumuşak kalması için badem yağı yada gliserin sürülür. (yağ ile bakım yapılmadığı süreçte deri kuruyup çatlar ve hava kaçırır bu yüzden tulum özelliğini yitirir) Tulumun- cephesinin güzel görünmesi için üzerine değişik renk ve desenlerle kılıf yapılır.

NAV (SES VEREN KISIM)
Tulumun en önemli kısımı nav`dır. Nav özellikle şimşir ağacından yapılır. Yaklaşık 40 derece eğri şimşir ağacının içini düzgün bir şekilde oyduktan sonra analıklar dediğimiz delikli 10mm çapında boruları ve kamıştan özel olarak yapılan çibun dediğimiz sipsi`leri özenle ve düzgün şekilde nav`a yerleştirilir. Burada önemli olan iki adet sipsininde aynı sesi vermesidir. Analıklarda 6mm delinmiş 5 adet çift sıra delik vardır ve yanyana olan bu deliklerden çıkan seslerin aynı ayarda olması şarttır aksi taktirde ses bozuk çıkar. Sesler ayarlandıktan sonra nav`ı tulumumuzun diğer koluna bağlıyoruz ve tulumumuzu şişiriyoruz. Hava taziğinden doğan güçle sipsilere gelen baskı sesin çıkmasına yol açar parmak vuruşları ile ses notalara dönüşür.

İyi tulum çalabilmek için müzik bilgisinin yanısıra iyi bir kulağa ve kuvvetli nefese sahip olmak gerekir.



Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 01:30
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 01:02
Karayemiş

Vatanı Anadolu olup, yurt dışına giden ve isim değiştiren; Karayemiş de 1546 yılında bir Fransız tarafından Trabzon’dan toplanmış ve Trabzon Kirazı (Cerasus trapezuntuna) olarak adlandırılmıştır. Bitki aynı yıl İstanbul üzerinden İtalya’ya, 1574’de başka bir yabancı tarafından Viyana’ya oradan da Fransa ve İngiltere’ye gönderilmiştir. 1600 yılından itibaren tüm Avrupada park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilmeye başlanmıştır. Karayemişin Latince adı Prunus laurocerasus’tur (Cerasus’tan dolayı orjini Giresun olması lâzım). Ülkemizde ise Taflan, Karamış, Kattak, Laz Üzümü, Laz-Gürcü Kirazı, Tçko, Tanal kısaca karayemiş olarak isimlendirilen bitkiye; Rize, Trabzon (Maçka - Meryemana Vadisi), Giresun, Sinop (Ayancık), Zonguldak (Devrek), Kastamonu, Bartın, Bolu, İzmit (Keltepe), Adapazarı, İstanbul (Belgrat Ormanı, Alemdağ), Bursa (Uludağ) ve Osmaniye’de (Gâvurdağları) orman veya orman kıyılarında doğal olarak rastlanır.

Karayemiş; 5-6 m boyunda veya boylu çalı şeklinde, kışın yaprağını dökmeyen ağaççıktır. Özellikle kayın ormanlarının altında yer alır. Ormancılık bakımından zararlı bir alt flora bitkisidir. Parkçılıkta gruplara karıştırıldığı gibi, tek olarak ta kullanılır. Makaslanmaya gelen bir çit bitkisidir. Güneşli, yarı gölge, kuytu (tam gölgeye dayanır), nemli deniz iklimlerinde, asitik, derin, nemli, humuslu-killi-kumlu topraklarda yetişir (800 rakımlı Ankara’da da park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir). Üretilmesi tohum ve çelikle yapılan ve şimdiye kadar herhangi bir zararlı ve hastalığına rastlanmayan karayemiş; fındık bahçelerinin karayel yönüne dikilerek bahçenin rüzgârdan korunmasını sağladığı gibi, görülmesi istenmeyen helâ, depo vs. gibi yerlerin gizlenmesinde de kullanılır.

5-15 cm boyundaki yaprakları; kısa saplı, uzun şerit halinde ve deri gibi serttir. Sivri uçlu, tam kenarlı veya düzensiz seyrek dişlidir. Üst yüzü koyu yeşil, alt yüzü açık renkli ve tüysüzdür. Şekli ve parlaklığı bakımından manolyaya benzer. Yaprak orta damarı alt yüzde bariz çıkıntı yapar. Açık renkli yeşil renkteki genç sürgünleri tüysüzdür. Bitkiler dünyasının geniş bir ailesi; Rosaceae (gülgiller) familyasından olan karayemişin, Nisan - Mayıs aylarında beyaz açan çiçekleri; 5-10 cm boyundaki dik bir eksen üzerinde sıralanır ve 30-35 tanesi bir arada salkım teşkil ederler.

Zeytin (yuvarlakça) biçimindeki, tek çekirdekli (düzgün, sivri, çarpık yumurta biçimli) az-çok sulu mayhoş-buruk (olgunlaşmış mahlep tadına benzer) meyveleri; 8-10 mm boyunda, önceleri yeşil, olgunlaşınca siyaha yakın (koyu mor) bir renk alır. Sarı kırmızı alacalı olanları da vardır.

Büyüme biçimi, yaprak boyu ve şekli, kışa dayanıklılık açısından farklı 20 bodur türü bulunan karayemişin yabancı literatürde, önemli 9 çeşidi vardır. Bunlar; Angustifolia (yaprakları ince ve şerit biçimli), Caucasica (koyu yeşil yapraklı), Colchica (bol çiçekli), Herbergii (koyu yeşil yapraklı), Otto luyken (yavaş gelişmeli), Pyramidalis (dar tepeli, piramit formlu), Schipkaensis (Bulgaristan kökenli, bol çiçekli, kışa dayanıklı), Schipkaensis Macrophylla (gevşek dokulu), Zabeliana (sarkık formlu, kent iklimine dayanır). Ülkemizde ise meyve biçimi ve meyvenin olgunlaşma mevsimine göre 7 karayemiş çeşidi vardır.

Su -(acı)- (temmuz ortası, acımsı-buruk lezzetli), Vavul (çok etli ve az taneli), Yabani (temmuz ilk haftası, buruk lezzetli), Ağustos -İstavrit- (meyveler geç ve kırmızı renkte olgunlaşır), Orak -(selvi)- (temmuz ortası, tatlı-lezzetli), Ayran -(beyaz)- (haziran ortası, tatlı lezzetli), Kiraz -(Ekmek)- Karayemişleri (haziran ortası, mayhoş-hafif buruk).

Karayemiş nasıl kullanılır?

  • Sindirimi kolay olup meyveleri yenir ,
  • Pekmez, reçel ve tuzlaması yapılır,
  • Şeker hastalığına karşı, fırında kurutularak ya da kavrularak da tüketilir,
  • Tokluk hissi verdiğinden diyet olarak kullanılır,
  • Pasta, kek ve özellikle hoşaf ve kompostolara koku ve tat kazandırmak için ilave edilir,
  • Bazı ilaçlara tat ve koku (kremlerde) verici olarak kullanılır.
  • Yapraklar; çelenk yapımında, balık tablalarının süslenmesinde, hamsi buğulamasında koku vermek ve iştah açmak için (1-2 adet halinde) kullanılır,
  • Hayvanlara taze olarak yedirilir
  • Dış ticarette fidan alımıyla ithal hanemize yazılan ve Türkiye’den başka yerlerde sadece süs bitkisi olarak değerlendirilen Karayemişin; süs bitkisi satan yerlerde ithal ağaççıkları satılmaktadır.

    Karayemiş ve Sağlık

    • Hemoroide iyi gelir,
    • İdrar söktürür,
    • Sigaraya karşı isteksizlik doğurur,
    • Mide ülseri ve barsak tembelliğini giderir,
    • Özsu’yu egzamaya yarar,
    • Meyveler çekirdekleri ile toz edildikten sonra balla karıştırılır, bronşite iyi gelir.
    • Yaprakları çiçek açma döneminde zehirlidir. Gelişmesini tamamlayan taze yaprakları elle toplanır. Destile edilerek eczacılıkta kullanılan Laura Cerasin maddesi elde edilir. Bazı ilaçlara tat ve koku (kremlerde) verici olarak kullanılır.
    • Yaprağın bileşimi; glikoz, tanen, kalsiyum oksalat, emulsin (enzim), prulaurasin (glikozid), benzoik asit, siyanidrik asittir (zehirlidir, çekirdekte de bulunur, yapraktan elde edilen su fazla kullanılırsa; baş dönmesi, kusma, karın ağrısı yapar)
    • Taş düşürücüdür,
    • Spazm çözücüdür (bronş ve sindirim sistemi),
    • Sakinleştiricidir (astım, sinirsel öksürük),
    • Uyku vericidir,
    • Kalp çarpıntısını gidermek ve kan şekerini düşürmek için kullanılır,
    • Karayemiş, zengin antioksidan bileşenleri sayesinde birçok hastalığın oluşumu ve gelişmesini önlemesinde faydalı. Bu anlamda karayemiş tüketiminin fayda sağlayacağı hastalıkların başında, alzheimer, diyabet, doku ve cilt hastalıkları, kanser, kalp-damar hastalıkları ve romatizmal hastalıklar geliyor. Karayemişin antioksidan özelliğiyle aynı zamanda yaşın ilerlemesiyle vücutta meydana gelen oksidaf zarar azalıyor, yaşlanma da gecikiyor.

      Döküman Sahibi: Yrd. Doç. Dr. Ali İSLAM
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 01:09
Amacacılık


Bölge, Türkiye'nin genelinden coğrafi olarak epeyce farklılık gösterir. Dağları, eğimi, toprak görünmemecesine olan yeşilliği, azgın denizi, iklimi, bol yağışı. Farlılıkları daha da sayabiliriz.
Tüm bunların yanında insanları da farklıdır. İnsanlarının yaşam biçimleri, dünyaya bakışları da farklıdır. Dünyada belki bir daha benzeri olmayan bir biçimde, kendi kendisiyle alay edebilen, kendisiyle ilgili espriler üretebilen ve bunlara yine kendisi gülebilen insanların yaşadığı alanlardır buraları.

Tüm bunların dışında bölgenin özellikle de en doğusuna doğru gidildikçe bir başka farlılık daha gözlenir. Kıyı şeridi boyunca dizilen Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa, Kemalpaşa gibi ilçelerde çok yoğun olarak, Rize il merkezi ve Çayeli ilçesinde de az olarak bir avcılık türü yapılır. Bu, "atmacacılık" adı verilen ve başından sonuna dek doğanın içinde geçen bir avcılık türüdür.  Atmacanın ya da yerel adıyla "sifteri" nin avının öyküsünü anlatacağım size. Bunu okurken ekolojik dengenin nasıl oluştuğuna, ekolojik zincir de denilen ekosistemin nasıl işlediğine tanık olacaksınız.

Atmaca avının iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi bu iş yalnızca yaz aylarında (çünkü diğer dönemler yumurtlama ve yavrularını büyütme zamanlarıdır) ve tümüyle dağlarda, doğanın içinde yapılabildiğindan; doğayla başbaşa kalmak isteyenler için ideal bir ortam oluşturmasıdır. Tatil günlerini bu zamanlara ayarlayan yöre insanları, günlerinin çoğunu bazan da tümünü dağlarda geçirirler. Atmacalığın bir diğer amacı da bıldırcın yakalamaktır. Ama iş bıldırcın yakalama zamanına gelinceye değin çok uzun aşamalardan geçilir.

İlk iş mısır ekimi yapmaktır. Temmuz aylarında mısır ekimi yapılır. Çekirge en çok da bu mısır koçanlarının arasında bulunur. Bunları yakalamak son derece kolaydır. Çekirge yakalanır, belinin ortasından bir iple bağlanır. "Ragi" denilen küçük ve özel bir kafesin içine konulur. Kafesin dışı, tümüyle inek kuyruğundaki kıllardan yapılmış tuzaklarla doludur. Çekirge kafesin içinde belinden ipliğe bağlı olarak ve havada asılı olarak tutulur. Böylece açık bir alana bırakılır. Çok geçmeden bir atmaca kuşu (ciceğen) çekirgeyi yemek için ragiye konar. Konmasıyla birlikte de yakalanmış olur. Burda çekirgenin yerini "ğvapa" ( diğer adı "lakoti" ) da alabilir. Bu, büyükçe bir böcek türüdür ve toprağı eşeleyerek gezer, topraktan beslenir. Özellikle de yumuşak toprakları sever. Bu yumuşak toprakların içinde nerelerde daha çok yaşadığını yöre insanları bilir. Bunlar yakalanır, belinden ipe bağlanır ve raginin içine asılır. Ayakları toprağa henüz değecek biçimde bir ipliğe bağlıdır. Sürekli toprağın içine girmek için çabalar. Onun bu çabaları, atmaca kuşu 'nun dikkatinden kaçmaz. Sonunda onu avlamak için raginin üstüne konar, ancak kendisi yakalanır.

Artık elimizde ikinci gereç de tamamdır. Sıra atmaca kuşunu eğitmekte ve onunla da atmaca yakalamaktır. Atmaca kuşunun önce eğitimi gerekmektedir. Kuşun 1.5 m. uzunluğunda tümüyle düz bir çubuk üstünde sürekli olarak oturması gerekmektedir. Çevresinden korkmaması için de gözkapaklarının üstü özel bir maddeyle kapatılır. Böylece kuşun yalnızca aşağıları görmesi sağlanır.

Bu olay her zaman için yapılmaz. Yalnızca atmaca avına çıkıldığı zaman uygulanır. Kuşun tüm zamanları çubuğun üstünde geçer. Zaten kendisi de kuru ağaç dallarında yaşamayı sevdiğinden sorun da olmaz. Burada yemlenir. Yemlenme dediysem de, et verilir. Çünkü bu kuş, etoburdur. Onu beslemek için başka serçe türleri öldürülür ve atmaca kuşunun çubuğuna, temizlendikten sonra bağlanır. Kuş buradan beslenir.

Sıra gelir bu kuş aracılığıyla atmaca yakalamaya. Yalnız, bunun için başka gereçlere de gereksinim vardır. Atmaca dağlarda, sırt boylarından geçer. Yere son derece yakın olarak uçar. Avını kilometrelerce uzaktan görür. Son derece hızlı olarak avına yaklaşır ve saldırır.
Bu aşamada insanın ortada gözükmemesi gerekmektedir. Bunun için de sırt boyunca bir yerde, tümüyle doğal görünüşlü bir yer yapılır. "Tente" denilen bu yerin içinde insan vardır. Buradan atmaca gözetlenir.

Atmaca her yılın Ağustos ve Eylül aylarında Gürcistan tarafından Karadeniz kıyısı boyunca batıya doğru hareket eder. Bu göç yönü ve tarihi hiç değişmez. İşte tentelerin gözetleme yerleri, doğuya doğru olarak dönüktür ve atmacanın yolunu gözler. Yine atmacanın geliş yönüne göre, genellikle 2x3 m. ya da daha farklı boyutlarda ağ gerilir.

Avcılar atmacayı havada uçarken, ne kadar uzakta olursa olsun tanırlar. Diğer onca kuşun arasında olması, onlara benzemesi ve uzaklık onlar için hiç farketmez. Uzaktan atmacanın görülmesi durumunda, gözlerinin üstü kapalı olan atmaca kuşu çubuğun üstünde olarak tenteden dışarıya çıkarılır. En ileride atmaca, sonra ağ ve onun arkasında da atmaca kuşu vardır.

Kuş çubuğun üstünden kaçırılır. Kaçırılır dediysem bir karış kadar. Ayaklarından bir iplikle çubuğa bağlıdır. Sağını solunu da göremediğinden yalnızca altındaki çubuğu görebilir. Ve çubuğa konmak ister. Bunu da yapamaz çünkü, çubuğu tutan insan eli, çubuğu sürekli oynatmaktadır. Burada insanın amacı, kuşun sürekli olarak uçmasını ve atmacanın da bu uçuşu görmesini sağlamaktır.

Gerçekten de atmaca uzaklık ne kadar olursa olsun, avının harekelerini görür ve kilometrelerce öteden avına saldırmak için hızlanır. Göremediği ya da belki de görüp de önemsemediği bir şey vardır, o da kendisiyle kuşun arasında gerili olan ağ. Hızla kuşa saldıran atmaca, gelir ve ağa takılır. Bu geliş öylesine hızlıdır ki, bazı avcılar çok dikkatli olmalarına karşın, atmaca kuşlarını atmacaya yem etmekten kurtaramazlar. Bazan da atmaca ağı iyice farkeder ve ağın arkasından dolaşarak kuşa saldırır. Tüm bu olaylar bir kaç saniye içinde olduğundan avcı kuşunu kurtaracak zamanı bile bulamaz.

Sonunda atmaca da yakalanmış olur. Avcı önce bir sevinç narası atar. Bu yalnızca yöreye özgü olan özel bir haykırış türüdür. Ardından eğer belinde silahı varsa -ki hemen hemen hepsinde vardır- ve yakaladığı atmaca da iyi bir atmacaysa havaya ateş eder. Böylece herkese zaferini iletmiş olur. Bu zafer her avcı için her gün bir kaç kere olabilir. Yakalan atmaca iyi bir türden değilse hemen serbest bırakılır. İyiyse bir mendile özel bir biçimde bağlanır ve merkezi tenteye getirilir. Buralar bir kaç avcının birlikte kaldığı merkezi yerlerdir. Buralar da ormanın içinde ağaçlardan yapılmış, yanları ve üstü eğreti otlarıyla kapatılmış, tümüyle doğal olan barınaklardır. Tabii ki içinde ve çevresinde en çok da, avlanan atmacalar bulunur.

Bütün bunlardan sonra işin belki de en zevkli yanı olan, vahşi bir atmacanın evcilleştirilmesi gelir. Buradaki evcilleştirme hiçbir zaman sözcüğün gerçek anlamıyla evcilleştirme olmaz. Burada anlatılmak istenen atmacanın sahibinden korkmamasıdır en fazla. Atmaca öylesine vahşi bir canlıdır ki, hiç bir zaman, hiç bir koşulda evcilleşmez.

evcilleştirmek için önce bağlanması gerekir. Bu iş, ayaklarına özel ipler bağlanmakla olmaz. Çünkü o zaman uçuşa geçtiğinde ayakları çıkar. Bunu önlemek için belbağı denilen ve kanatla boynundan geçen özel bir bağ kullanılır. Ayrıca ayaklarından da özel bir dengeyle buraya başka bir bağ getirilir. Sonuçta kendisine zarar verilmeksizin kuşun kaçması engellenmiş olur.

O belgesellerden ya da filmlerden izlediğiniz gibi atmacanın kola tünemesi sağlanır. Bu aşamada kolun çok iyi korunması gerekmektedir. Çünkü en küçüğü 1.5 cm. olan pençelerinin deriye geçmesi durumunda, deriyi kurtarmanın yolu yoktur. Pençeler deriyi delik deşik eder. Korkar, acı duyarsanız ya da bunu belli ederseniz, atmaca daha fazla ürker ve daha fazla pençesini batırır. Bu nedenle acıya dayanarak derinizi kendiliğinden bırakmasını beklemekten başka seçeneğiniz yoktur.

Atmaca başlangıçta hep kaçmak ister, siz onun alır kolunuzun üstüne oturtursunuz. Yine kaçar. Ancak zamanla kaçamayacağını anlar ve durumu kabullenir.
Sıra onu doyurmaya gelmiştir. En çok sevdiği yiyecek de pişmiş yumurtanın sarısıdır. Doyurmayı siz kendi ellerinizle yaparsınız. Ters bir hareketiniz, yumurta yerine parmaklarınızı gagalamasına neden olabilir. Onu beslemeniz, size biraz daha yakınlaştırır.
Bunların dışında yazıda anlatılamayacak başka türden eğitimler de yapılır. Bir kaç gün içinde atmaca, yine vahşidir ama en azından sahibinden korkmamakta ve ani hareket etmedikçe ondan kaçmamaktadır.

Doğada atmacaya benzer birçok kuş türü vardır. Atmacanın özelliği gözlerinin içinin tam anlamıyla sapsarı olmasıdır. Ayrıca, erkeği dişisinden daha küçüktür. Bu nedenle yalnızca dişisi yakalanır. Diğerleri ya hiç yakalanmaz ya da hemen serbest bırakılır.
Atmaca yalnızca yumurtayla doyurulmaz kuşkusuz. Kendisinden küçük her tür kuşu yer. Bu yeni ölmüş ya da canlı olabilir. Bazan avcılar başka bir biçimde yakaladıkları bir kuşu atmacanın önüne atarlar. İşte gerçek anlamda doğanın acımasızlığını ve vahşetini orada görürsünüz. Atmaca avını öylesine zevkle, hızla parçalar ve öldürür ki, gözlerinize inanamazsınız. Çoğunlukla "keşke görmeseydim" der insan.

Atmaca böylece yakalandıktan ve eğitildikten sonra sıra onunla bıldırcın avlamaya gelmiştir.
Bıldırcınlar Karadeniz'in kuzeyinden gelirler. Denizi aştığı için yorgundurlar ve ilk kara parçasına konarlar. Özellikle yağmurlu ve gök gürültülü havalarda denizin önündeki ilk toprak parçasına bile konarlar. Bu gelişleri çoğunlukla gece olur. Yağmurun geçmesine dek kondukları yerde kalırlar ve hiç hareket etmezler. Bıldırcınları avlamanın bir çok yolu vardır. Atmacayla avlamak bunlardan yalnızca biridir. Günün çok erken saatlerinde avcılar kollarında son bir gündür aç bıraktıkları atmacaları (aç olmazsa saldırmaz), ellerinde uzun çubuklarıyla dolaşırlar. Çubuklarla çimlerin üzerinde gezerler. Eğer orda bıldırcın varsa korkar ve hemen havalanır. Havalanmasıyla birlikte atmaca da arkasından uçurulur. Çok az da olsa istisnaları olmakla birlikte, atmaca bıldırcını mutlaka yakalar ve ilk gördüğü dala ayaklarında bıldırcın olarak konar. Avcıya düşen iş, parçalamadan gitmek ve ayaklarından bıldırcını almaktır.
Bu iş bazan saatlerce sürebilir. Çünkü atmaca ne avını vermeye niyetlidir, ne de öyle kolayca yakalanacak yerlere konmaya. Ayaklarına bağlı olan kısacık iple yakalanabilir ancak. Tam yanına yaklaşırsınız, uçar. Bir uçmasıyla birlikte yüzlerce metre uzağa gidebilir. Siz de arkasından.

Tüm bu iş avcılıktan çok, doğayla yaşamanın bir yoludur Doğu Karadeniz'de. Her avcının sonuçta yalnızca bir atmacası olur öve onu ertesi yıla kadar saklar. Bunlara "tüylek" denir. İşine yaramayanları ve fazla yakaladığını salıverir. Avcıların en dikkat ettikleri şey, neslin tükenmemesidir. Bir avcının bir yılda yalnızca bir adet yakaladığını ve atmaca avının gerçekten zor koşullarda ve ortamlarda yapılması nedeniyle herkes tarafından yapılmadığını gözönüne alınsanız, bu korumanın boyutlarını da anlayabilirsiniz. Bu nedenle bölgede belki de yüzyıllardır bu av yapılmasına karşın, neslin tükenmesi söz konusu olmamıştır.
Bir diğer konu atmacanın örneğin yumurtadan çıktıktan sonra, ya da yavruyken yakalanmamasıdır. Çünkü bu iş, atmaca avcılığının ahlakında yoktur. Bu avcılıktaki amacı oranlarsak, bıldırcın yakalamak çok küçük bir oranda kalır doğrusu.

Amaç çoğunlukla doğada, dağda yaşamaktır. Amaç, o ortamda bulunmaktır. Gündüzleri av peşinde olmaktır. Geceleri hep birlikte içki içmek, türküler söylemek, horon oynamak, eğlenmektir. Bu nedenle avladığı atmacayı yaşadığı kente götüremeyecek olan insanlar, kente dönüşlerinde kuşu salıverirler. Çünkü yaşadıkları günlerdir onlar için önemli olan.
Atmaca avcılığı yapıldığı günler boyunca dağlarda yaşanır. Tentelerde elektrik bulunmaz. Televizyon bulunmaz. Hiçbir makine yoktur. En büyük teknoloji ürünü küçük radyolar ve dürbünlerdir. Bunun dışında her şey doğaldır ve doğal ortamda geçer. Kirlilik, gürültü, gazete, dert, tasa, yoktur. Musluk yoktur. Su, doğal kaynaklardan karşılanır. Tüm yiyecekler doğal ortamlardan elde edilir.

Atmaca kültürü yöre insanları için çok önemlidir. Atmacanın yalnızca dişisi yakalanır demiştim. Bunun da değişik türleri vardır. Renklerine göre ayrılan bu türlerin de iyisi kötüsü vardır. Bu renk ayrımı çoğunlukla boynundaki tüylerin renklerine göre yapılır. Dışarıdan bakan biri, hiç bir renk ayrımı göremez. Oysa oradaki bir tüyün hafif bir renk farklılığı, atmacanın niteliğini de belirler.

Atmacanın niteliği öylesine önemlidir ki, genç ya da yaşlı insan farketmez, iyi bir atmacayı kolunda oturtup dolaşmak, bir onur kaynağıdır. Bu amaçla yörede yapılan şenliklerde mutlaka atmaca yarışmaları yapılır. Görüntüsü en iyi olar atmacaya ödüller verilir. İyi atmaca gururla dolaştırılır. Ömrünün herhangi bir döneminde atmacacılık yapmamış olmak, eksiklik sayılır. Sahibinin atmacasına öylesine bir bağılılığı vardır ki, atmaca hastalandığında çoğunlukla sahibi de bundan etkilenir. Mutsuz, sinirli olur. Atmacanın iyileşmesi için her şeyi yapar. Atmacasıyla o, bütünleşir. Asla atmacasını öldürmez. Günü geldiğinde salıverir.

 

Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 01:25

Rize Kalesi: Rize kent merkezinin güneybatısında yer alan kale, iç kale ve aşağı kaleden oluşmaktadır. İlk yapım tarihi konusunda kesin bilgiler bulunmamaktadır. İç kale M.S. 6. yüzyılda yeniden inşa edilmiş, 14. yüzyıl başlarında da Cenevizliler tarafından aşağı surlar yapılmıştır. Kale, Osmanlı döneminde onarılarak kullanılmıştır. Kısmen düzgün, kısmen moloz taşla yapılmış olan iç kale surları 1,5 m. kalındığındadır ve yarım daire planlı beş kuleye sahiptir. Zamanında iç kaleden kuzeydoğu ve kuzeybatıya uzanan ve denize ulaşan aşağı kaleden günümüze batı surlarının bir bölümü ve bazı kuleler kalmıştır.

Bozuk Kale:İl merkezinin 10 km. doğusunda Güneydoğu Köyü’nde, aynı adla anılan derenin kenarında yer alır. Denizden 30 m. yükseklikte kurulmuş küçük bir gözetleme kulesidir. Karadeniz sahillerinde sık görülen küçük Orta Çağ kalelerinden birisidir.
İskender Cafer Paşa Camii:İslam Paşa Mahallesi’nde geniş bir hazire içinde İslam Paşa veya Kurşunlu Camii olarak da anılmaktadır. H. 978/M. 1570 yılında İskender Cafer Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Büyük Gülbahar Sultan Camii: İnşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Gülbahar Cami’si birkaç defa yıkılıp yapılmıştır.
Kale Camii: 1658 yılında yapılan cami son zamanlarda yenilenmiştir.
Küçük Gülbahar Hatun Camii: 16. yüzyılda, Yavuz Sultan Selim’in eşi, Gülbahar Sultan’a atfedilmiştir.
Orta Camii: Yeniköy Mahallesi’ndedir. İlk cami 1737 senesinde yapılmıştır. Bugünkü cami ise 1941 yılında yeniden inşa edilmiştir.
Müftü Mahallesi Cami: 1785 tarihli eski caminin yerine biraz kuzeye kaydırılarak 1965 yılında yeniden yapılmıştır.
Reşadiye Camii: Eski caminin yapılışı 1671 olarak kabul edilmektedir. Bu günkü cami 1962 yılında yaptırılmıştır.
Camiönü Camii: Camiönü Mahallesi’nde yer alır. Halk arasında Fener Camii olarak da bilinir. Kitabesine göre eski cami 1698 yılında yapılmıştır. Eser 1949 yılında yenilenmiştir.
Değirmendere Camii: Değirmendere (Pindos) Mahallesi’nde yer alır. Bu cami de yenilenerek günümüze gelmiş tarihi eserlerden biridir. İlk cami H. 1200/M. 1786 yılında yaptırılmıştır. Bu cami H. 1327/M. 1911 yılında onarılmıştır. Bugünkü cami 1950’li yılların başında inşa edilmiş, minaresi sonradan yapılmıştır.
Taşçıoğlu Camii: Yenimahalle’de yer alır. Yıkılıp yenilenen camilerden birisidir. H. 1126-1131/M. 1714-1718 tarihleri arasında Cezayirli Kapt’n Ali Paşa tarafından yaptırılmıştı.
Şeyh Camii: Şehir merkezinde, Vilayet Konağı’nın güneyindeki eski Piri Çelebi Mahallesi’nde yer alır. İlk cami 1711 yılında yapılmıştır. Bu yapı bazı onarımlarla 1953 yılına kadar gelmiştir. Bugünkü caminin inşası 1953-1965 yılları arasında tamamlanmıştır.
Şehitler Çeşmesi:İslampaşa Mahallesi’nde eski Güneysu yolu üzerinde 1917 yılında yapılmıştır. Dairevi kemerli bir cepheye sahiptir. Tek lülelidir ve lülesi üzerinde taslağı vardır. Çeşme, 1916 yılında şehrin savunması sırasında şehit olan askerilerimizin gömüldüğü bir yerde yapılmıştır.
Kütüphaneler:Bunların en eskisi Tatoğlu Abdülkerim Efendi kütüphanesidir. Orta Cami civarında 1848 yılında inşa edilen bu kütüphanenin sadece kitabesi günümüze gelmiştir. Bu kitabe şimdiki İl Halk Kitaplığı’nın giriş kapısının sağına yerleştirilmiştir. Abdülkerim Efendi’nin kurduğu kütüphane binasında fakirlerin barındığı odalar ile bir de gasilhane bulunuyordu. Daha sonra Altıkulaçzade Ahmet Efendi’nin 1863 yılında 485 kitaptan oluşan bir kütüphane kurduğunu biliyoruz.
Rize Atatürk Müzesi (Mataracı Mehmet Efendi Evi): Müftü Mahallesi, 127. sokak üzerinde yer alır. Kuzeyinde geniş bir bahçesi vardır. 20. yüzyılın başlarında yapılmıştır. İç sofalı planlı üç katlı bir evdir.
İkinci katta kuzeydoğudaki oda Atatürk’ün kaldığı odadır. Ulu Önder Atatürk 17 Eylül 1924 yılında Rize’yi ziyaret ettiği sırada Mataracı Mehmet Efendi’nin evinde misafir edilmiş ve bu odada kalmıştır.
Mataracı Mehmet Efendi Evi restore edilerek müze olarak 27.12.1985 tarihinde ziyarete açılmıştır. Zemin katta Rize il merkezinden toplanan kitabeler ve mezar taşları, birinci katta ise bazı ahşap oymalı mimari parçalar, dokuma araç gereçleri, etnografik eserler sergilenmektedir. İkinci katta ise Atatürk zamanından kalan eşyalar Atatürk’e ait giysiler, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’e ait fotoğraflar bulunmaktadır.
Merkez Uzun Kaya Köyü Camii: Köyün merkezinde eski bir mezarlığın kenarından yer alır. İlk olarak 19. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen cami son yıllarda yıkılarak yenilenmiştir.
Eski Rize Evleri:Şehir merkezinde çok az sayıda eski ev koruma altına alınmıştır. Bunların da iki, üç tanesi korunup yaşatılmaktadır.
Rize evlerinin yapımında geleneksel yapı malzemeleri ve teknikleri kullanılmıştır. Yığma taş ve dolma göz tekniğinde yapılmış duvarlar, dört yana eğimli, kiremitle kaplı çatılara sahiptir.
Şehir evleri genellikle iki veya üç katlıdır. Zemin katta, ahır kiler gibi servis hacimleri kullanılır. 1. Katta mabeyn, sofa ve odalar bulunmaktadır. Mabeyn (esas yaşanılan alan) de bulunan ocakta yemek pişirilir. Odalar geleneksel olarak tasarlanmışlardır ve bazıları ahşap süslemelidir.
Tuzcuoğulları Evi: Rize’nin en eski evlerinden birisidir. 18. yüzyıla tarihlenebilir. Üç katlı olarak yapılmış mabeynli bir evdir. İçerisinde de çok sayıda oda, hela ve banyo bulunmaktadır. Evin dışında ayrıca bir mutfak ve konak hamamı yer almaktadır.
Rize Müzesi Olarak Kullanılan Evler: Vilayet yakınında, Kültür Bakanlığı’nca iki eski ev satın alınıp restore edilmiştir. 19. yüzyıl sonlarında yapılmış üç katlı, mabeynli evlerdir.


 


Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 01:27
Yukarı Dön
TURİST REHBERİ Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 02.Haziran.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 5336
  Alıntı TURİST REHBERİ Alıntı  GönderCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.Eylül.2008 Saat 01:41

Eski Türk İnançlarının Rize ve Yöresi Halk Kültüründe İzleri

     
Eski Türk İnançları tanımı çok kere de eski Türk Dini olarak geçmektedir. halk inançları tamamen yaşanan din değildirler. Halk inançları tamamen din olmadıkları gibi, dinin de tamamen dışında değillerdir. Onlar mevcut dinlerin halka yansıyış şekilleri veya mevcut dinin halk tarafından algılanış biçimleridirler.  

 Şüphesiz  mevcut dinlerden sadece birinin değil ve aynı zamanda mevcut olmayan dinlerin de izlerini taşırlar. Bu açıklamadan  sonra, Türklerin ilk dinlerinin tarihi asgari Türklüğün tarihi kadar eskidir. Zira ilk inanç ilk insanla başlamıştır. Buradan hareketle denilebilir ki, Türklerin tanış oldukları dinlerin hepsi onların şu veya bu şekilde eski dinleridir. Türklerin çok büyük çoğunluğu bu gün Müslüman iken, bu dinin kapsamına girmeyen dinlere mensup dinler de vardır. Bu dinlerin bir kısmı Müslüman Türklerin eski yani bir, iki veya üç evvelki dinleri idi. Veya Müslüman Türkler bu dinlerin bir kısmı ile sıralı tanış olmadan İslamiyet’e girdiler.    
     
Bu izaha rağmen Türklerin eski dinleri veya inançları tabiri ile anlatılmak istenilen ne idi. Bize göre, Eski Türk inancı tepesinde Tengri/Tanrı’nın bulunduğu bir takım kültlerden oluşmuş bir sistemdi. Bu inanca Ulu Tanrı anlamında Gök Tanrı İnancı da deniliyordu. Büyücülük, falcılık, ruhçuluk anlamına da gelebilecek olan Şamanizm Türkler arasında da yayılma alanı bulmuş olsa ve Türk dini ile çağdaş olsa da Türklerin dini değildi, zira Şamanizm anlam kayması olmasına rağmen din değildi. Şaman daha ziyade ruhlarla ilgilenen bir inanç görevlisi iken Türklerin dini görevlisi bize göre Kam idi. Din görevlisinden hareketle isimlendirme gerekir ise Türklerin o dönemdeki dinine Şamanizm değil belki Kamizm denilebilirdi.       
  
Hal bu olunca; Lamaizm, Manihaizm, Budizm, İsevilik ve Museviliğin birçok mezhebi ile Muhammedi olmadan evvel tanış olmuş Türklerin eski dinlerinden söz ederken, Gök Tanrı İnanç sisteminden bahsetmiş olacağız.
           
İçlerinde bid’ad, hurafe ve hatta şirkin de bulunabileceği bu tespitleri yapıp bildiriye dönüştürmenin amacına gelince, bunlar, geldiğimiz yerlerden getirdiğimiz, gelip yerleştiğimiz yerlerde bulduğumuz birlikte yaşadığımız halklarla birlikte ürettiğimiz, eğrisi ile doğrusu ile bize ait olan bizi biz yapan bizim halkımızın kültür ürünleridirler. Bunları ayıklamak, ilme, dine ve kültüre uygun hale getirebilmek de bizim işimizdir. Bunlar bize uzak geçmişimizin hatıralarıdır. Bunlardan hareketle Türk kültürlü coğrafyayı dolaşabilir ve bunlardan hareketle mitolojik dönemimize seyahat edebiliriz. Bunlardır Rizeli ile Mersinliği, Bitlisli ile Bursalıyı aynı kılan değerlerimiz. 

Rize ve çevresi bazında ele alınarak yapılan bu çalışma, bir noktada metot formatı da oluşturabilir. Bu metodu bir Rizeli olan hocam Dursun Yıldırım’a borçluyum. Bu türden denemeler sürdürüldükçe, giderek tezimiz Türkiye çapında ve nihayet Türk kültür coğrafyasında  uygulama alanı bulabilir. Bizim evvelce Doğu Anadolu genelinde (Y.Kalafat, a.g.e.) ve Kars örneğinde olduğu gibi iller bazında da çalışmalarımız olmuştu. (Y.Kalafat, “Eski Türk İnançlarının Kars Yöresinde İzleri” 4. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara, 1992, s.149-169; Eskişehir ve Yöresinde Eski Türk İnançlarının İzleri, VIII.Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri (7-9 Mayıs 2000, Eskişehir), Eskişehir 2002, 139-145; Bayburt ve Çevresinde Eski Türk İnançlarının İzleri”,Bayburt’un Sesi, Şubat 1998, S.12, s. 22-23; Kuzey Irak’da Eski Türk İnançlarının İzleri” Erciyes Üniversitesi Türk Kültür ve sanat Tarihi İçerisinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu sempozyumu 30 Mayıs 1992 Kayseri))
         
Bu türden malzemenin tespit ve değerlendirilmesi, bize halk kültür dilinin önemini de göstermiş olacaktır. Bize göre millet hayatında halk kültürünün dili, halkın yerel olan anadilinden ileri bir öneme sahiptir. Zira ortak milli dilin kaynaklarından birisi halk kültürü dili iken, yerel dillerimizin farklılığına rağmen, halk kültürümüzün dili veya halkımızın kültür dili aynıdır. Rize’de veya herhangi bir yerde birçok kimse Lazca bilmeyebilir, ancak Alkarısı veya Yağmur duası inanç kültürü Lazca konuşanlarla konuşamayanlar arasında farklılık arz etmez. Zira bu halkların halk kültürleri dili birdir. Bu gerçek Zazalar ve Çeçenler için de aynıdır ve bu sonuç doğaldır. Çünkü bu insanlar aynı kültür coğrafyasının mensubudurlar.
           
Coğrafi sınırlama olarak; Rize merkez ilçe, Ardeşen, Çamlıhemşin, Çayeli, Derepazarı, Güneysu, Fındıklı, Hemşin, İkizdere, İyidere, Kalkandere, Pazar yöreleri ile bazen de Sürmene  gibi yakın diğer ilçeleri aldık. Kullandığımız malzemeyi çıkarmış olduğumuz alandan derlenilmiş bilgilerin fişleri ve Rize yapılmış yayınlardan edindik. (Fehmi Rasim Çelik, Orhan Naci Ak, Rize Kültür Derlemeleri, Rize Halk Eğitim Müdürlüğü Yayınları 7, Rize 1999) Karşılaştırmalar ve değerlendirmeler bize aittir.
         
Ele alacağımız konular hayatın doğum, evlilik, ölüm gibi safhalarından olacaktır. Bu arada bereket, uğur, tılsım, güneş, ay gibi objelerden yola çıktığımız da olacak. Bunları aralarındaki bağlantılar ve Türk kültürünün içerindeki yerleri üzerinde durmaya çalışacağız.
 
METİN:
          
Türk halk inançlarında sayıları tek veya çift olmalarına bazı manalar verilir. Cenaze yerine taziyeye gidene tek tabakta servis yapılır. İkram edilen çay veya kahverinin yenilenmesi istenilmez bu yeni bir acıya işaret eder. Düğün evinde ise bunun tersi uygulanır, böylece yeni bir mutluluk temenni edilmiş olunur inancı vardır. Toplu çocuk sünnetlerinin de tek olmaması istenir. Çocuk sayısı çift sayıya tamamlanır. Aday çocuk bulunamaz ise bir horoz kesilerek dökülen kanın sayısı çifte tamamlanmak istenir. Rize Merkez ilçede, düğün alayında  7 çift 1 tek sayma uygulaması vardı. Alayın önde gelen 15 kişisini 7 çift ve 1 tek diye sayılır. Bu yapılmazsa gelinin ayaklarının dolaşacağına inanılır. (F.R.Çelik, O.N.Ak, Rize Kültür Derlemeleri, Rize, 1999, s.13)   
      
Rize merkez ilçede baba evinden çıkan gelinin koca evine gidişinde yolu delikanlılar tarafından ip gerilerek veya sırık uzatılarak kesilir, bahşiş alındıktan sonra yol açılır, bahşiş, alan genç havaya ateş eder. (F.R.Çelik-O.N.Ak, a.g.e. s.13) Ardeşen’de yolun açılması sağlandıktan sonra yol boyunca “Yol Havası” çalınır. Düğünlerde çeşitli şekillerde yol kesmek haktır. Anadolu’nun bazı yörelerinde alınan bu bahşişe “Yol Hakkı” denir. Bazı yörelerde de gelin yeni evine giderke başka bir köyden geçmek zorunda kalabilir. Bu durumda kesilen yoldan alınan bahşişe ise, “Toprak Bastı Hakkı” denir. Bunlar aynı zamanda birer saçıdırlar. Çeşitli vesileler yaratılarak çok sayıda kişinin hayır duasını almak hoşnutluğunu kazanmak amaçlanmıştır. Nitekim Ardeşen’de gelinin kardeşlerden birisi “Kardeş hakkı” ve gelinin dayısı da “dayı Hakkı” isterler. Çayeli’nde gelin olacak kızın yakınlarına verilecek paraya  “Hak” denir. “Emice Hakkı”, “Dayı Hakkı”, “Agabey Hakkı” gibi.Pazar’da gelin oğlan evinden, babasının evine bir gece klıp dönmesine ise, “Yol Açmak” denir. Anadolu’nun iç ve doğu kesimlerinde bunun ismi “Ayak Açmak” dır.
         
“Kapılık” ise gelin yeni evine girmeden kardeşleri tarafından kapının kesilip gelin için kayın peder veya Kayın valideden ciddi hediye alınmasıdır. (F.R.Çelik-O.N.Ak.a.g.e. s.14) Bu uygulama da kültür coğrafyamızda çok yaygındır. Ancak oğlan evinin kapısının gelinin kardeşleri tarafından kesilmesi şeklindeki uygulamaya ilk defa rastlıyoruz. Daha ziyade, gelin attan inerken veya evin eşiğinden girecekken bu talepte bulunulur ve alınır. Buna “Kapı Hakkı” denildiği de olur. Buradaki incelik ileride göstermeğe çalışacağımız diğer örneklerde de olduğu gibi, ilişkiler hak üzerine kurulmuştur. Haklaşmak esastır. Kaçınılan husus haksızlıktır.   
      
Rize yöresindeki gelinin ayağının koca evine girdiği ilk gün eltisi veya halası tarafından yıkanması uygulamasına biz Anadolu’da pek rastlamadık. Özbekistan’dan yaptığımız tespitler arasında böyle bir uygulama vardı ki (Y.Kalafat-C.Türkeroğlu-M  Muratoğlu, Özbekistan-Anadolu Karşılaştırmalı Türk Halk İnançları, Ankara, 1995) orada yanılmıyorsak kayın valide yıkıyordu. Rize’deki uygulamada gelinin çorabından yıkama esnasında çıkan parayı, yıkama işlemini yapan alır ki, bu da bir hoşnutluk vesilesidir. “Kaynana Horonu” nda kemençecinin “kemençeyi yıkaması” da bu türden bir zihniyetin sonucudur. Kemençeciye bahşiş verilir böylece onun da muhtemel kıskançlığı veya nazarı önlenilmiş olunur. Anadolu ve Azerbaycan’da mutlu olaylar ıslatılır. Terfi eden memur, sınıf geçen öğrenciden kutlama anlamında ıslatması istenir. Gelin pastasının kesilmesinde garsonlar bıçak kesmiyor veya damat tıraşında ustura kesmiyor denilerek para alınması veya verilmesi gibi bir uygulamadır.  
       
Ayağı yıkanan gelini, yıkanması suretiyle uğuru açılmış uğurlu olması sağlanılmış olma inancını bize düşündürüyor. İnsanoğlu’nun ayağının uğuruna veya tersine inanılır.(Y. Kalafat, “Türk Dünyasında Karşılaştırmalı Ayak ve Ayakkabı İle İlgili İnançlar”, Türk Folkloru, Mart 1999, S.99, s.15-16) Ardeşen yayla yolundaki halkın öptüğü “Peygamber ayak izleri” dediği izler bu neviden uğuruna hayırına inanılan izlerdir. Topkapı sarayında Hz. Muhammedin ayak izlerinde olduğu gibi, biz İran’da Gademgah denilen mevkide Hz. Hüseyin’e ait olduğu ifade edilen ve kutsal muamelesi gören izler resimlemiştik. Hemşin’de 14 Ocak’da sağ ayakla başlatılan hareket berekete sol ayakla başlatılan ise kıtlığa delalet eder.
         
Rize’deki erkeklerin ve kadınların isimleri ile çağrılmayıp, kadınları  eşlerine ” O adam” yaşlı ise “ihtiyar”, “uşakların babası” “usta”, “Hacı” ve erkeklerin de eşleri için “uşakların anası”, “ev sahibi” demesi veya nereden gelin gelmiş ise başlangıçta  “Sürmeneli” gibi ve geriden gelenler nesillerce de “Sürmeneli Gelin”, “Sürmeneli Nene” diye seslenmesi ileride değinmeye çalışacağız gibi bir sakınma şeklidir. İsmin görünmeyen ve zararlı olabilecek güçlerden sakınılması içindir. Bu bir nevi iyi saatte olsunların nefsinden korunmak içindir. Bir çok yerde güzel çocuklara isimleri ile hitap edilmez. Çok kere onlara çirkin isimler konularak korunmaları sağlanır. Hatta yeni gelinin uzun süre kayın valide ve kayın pederin yanında sesini sakınması da bize göre bu inancın başka bir tezahürüdür.  Nitekim Rize’de “kaçma sakınma” olarak bilinen uygulamada “Yedi Günü” diye bilinen bir uygulama vardır ki, buna göre bu süre zarfında gelin kaynana ve kaynatası ile konuşmaz, süre dolunca el öper hediye alıp daha sonra konuşur.İslami döneme girildikten sonra bu sakınca Allah’a sığınılarak giderilmiştir. Mesela kaç çocuğu olduğu sorulan kimse “Allah bağışlarsa 2 oğlum var” veya “Ellerinizden öper 2 oğlum var” şekline dönüşmüştür ki iki tespit arasında bize göre bir bağıntı olmalıdır. Keza eşi için Köroğlu” diyerek eşinin ismini vermekten adeta ar eden erkek esasen onu aşağılamak için değil çok kere yabancı erkeğe karşı korumuş olur. Hatta buradaki Köroğlu bize göre Ayvazın Köroğlusu değil Koroğlu’dur. Bu ocağın kor’un piri iyesi anlamında olmalıdır. Zira hanımları için erkekler evin sahibi derler. Türk kültür coğrafyasında gelin bebek yaşındaki kaynına ve aynı yaştaki eltisine ömür boyu bu saygıyı gösterir. Konunun ayrıntısına girmek uzamasına sebep olabilir (Y.Kalafat, “Kayseri Çevresi Örnekleri ile halk İnançlarımızda Korunma ve Kurtulma Yöntemler”, Kayseri ve Yöresi Kültür Sanat Edebiyat Bilgi Şölen, 13 Nisan 2001, s. 397-401).
         
Nazardan korunmak için Çocukların yüzlerine kömür sürülerek güzellikleri saklanırken bu uygulama bazı yerlerde çok güzel genç gelinler için de yapılır. Hatta yeni sağılmış ineğin süt kabına da bir parça kömür atılır. Kömürün hikmeti kara oluşundan ve ocak ile olan bağlantısından geliyor olabilir Pazar’da fıtık hastalığı için yumurtanın üzeri kömürle çizilerek duası okunur ve bir beze sarılan yumurta yanmakta olan ocağın önüne asılır, yumurta koruyana kadar hasta iyi olur.
         
Nazardan korunmak ve kurtulmak için nuska/muska yapılır. Nazar mala, canlıya cansıza her türlü imrenilen şeye vurabilir. Nuska sadece nazara karşı yapılmaz, etkilenmek istenilen her davranış ve düşünce ve his için nuska/muska yapılır.
                     
“Vereyim sana nişan
Nuskamın gümüşünden                      
Niye anlamayısun                      
Bu sevdalık işinden”                       
“Bir nuska yaptıralum                      
Camedeki hocaya                      
Kaldun baban evinde                      
Tez gidesun kocaya”

Yumurta ile ilgili inançlar da vardır ama bunları eski Türk inançları ile bağdaştırmak çok kolay değildir. Belki Od/Ocak bağlantısı kurulabilir. Yumurtasını yiyen tavuk için eleğin içerisine ateş külü konur, bu kül kümesin üzerine dualar okunarak elenir böylece tavuğun yumurtasını yemekten vazgeçeceğine inanılır.    
     
Türk halk inançlarında geniş yer tutan bağlamak ve bağlanmanın da Rize halk kültüründe geniş yeri vardır: Kollar Göğüsün üzerinde bağlanmaz, uğursuzluk getireceği ve kısmetin kesilmesine yol açacağı inancı vardır. Kars tarafındaki Karadenizlilerdeki bir inanca göre böyle yapan çocuk yetim kalırmış Rize yöresinde kurban bayramında eve et gireceği zaman loğusa ve bebek ayağa kaldırılır. Kurban etinin loğusayı basacağına inanılır. Çelik ve Ak’ın Hemşin’den yaptıkları bir tespite göre; Hemşin’de cenaze geçerken cenazeden daha aşağıda kalmanın  özellikle kadın ve çocukları etkilediği  onların üzerinde “baskınlık” denilen bir halsizliğe sebep olduğuna inanılır ve korunmak için de cenaze geçerken kadın ve çocuklar yolun veya evin üst tarafına çıkarılırdı. İç ve Doğu Anadolu’da kırkı çıkmamış kadın ve bebeğin cenazenin olduğu yerde bulundurulmaları uygun bulunmaz Bu inanç Özbekistan Türklerinde de yaşamaktadır. Kırkı çıkmamış bebeğin bulunduğu eve et getirilir ise, bebek evin üst salonuna götürülür ve beşiği ile birlikte etin seviyesinden yukarıda tutulur. Bize göre buradaki inanç inceliği ilgili hayvanın kırkı ile bebeğin kırklarının karışmaları suretiyle hayvanın bebeği basacağı inancıdır. Zira Doğu Anadolu’dan yaptığımız bir tespitte bebeğin kırkı çıkarılırken bilinen bir çok hayvanın ismi sayılarak kırklarının karışmaması istenilir. Yine kırkı çıkmamış bir bebeğin rahatsızlığının giderilebilmesi için sağaltıcı kadının tedavi süresinde bir çok hayvanın ismini söyleyip onları adeta sesleri ile taklit ederek dua ettiğini annemden dinlemiştim ki, söz konusu hasta kardeşimdi.  
        
Pazar’da zamanı geldiği halde ayağını yere basamayan çocuğa   “Basılmış” denir. Basılmış çocukların tedavisi için bunların ayakları bir iple bağlanır ve namazdan ilk çıkana bu ip kestirilir Basılmak- basmak hayatın diğer safhalarında da görülür. (Y.Kalafat, “Balıkesir ve Yöresi Örnekleri ile halk İnançlarımızda Basmak ve Basılmak Kavramları ve Mahiyetleri” Birinci Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyum Bildirileri 01-02 Haziran 1998, Balıkesir 1999, s. 418-422))  
       
Güneysu halk kültüründe “Enişteyi Bağlamak” diye bilinen ve damadın yakınları tarafından yapılan bir şaka türü vardır ki mahiyeti tamamen farklı olup, enişteden ziyafet türü bir şeyler koparmak için yapılır. Bu uygulama Pazar’da da vardır.
         
Eşik konusuna tekrar dönecek olmamıza rağmen Rize’de tarla işleri çimlerin kesilmesi, yaprakların toplanılması, kışlık odunun hazırlanması, gübrelerin taşınması, kendirlerin taranması harmanın ayıklanması  üzüm ve benzerlerinin toplanılması komşularla birlikte yapılır cenazede, düğünde, hastalıkta çevre halkı birlikte hareket eder. Eve gelmiş misafir adeta köyün de misafiridir. Evlerde misafir yatağı, misafir yorganı, misafir yastığı, misafir çarşafı olurdu. Biz bu tespitleri Kars’ta dünyaya gelmiş ve orada yetişmiş Sürmeneli bir ailenin ferdi olarak evimizden de biliyoruz. Bu açıklamanın inanç boyutuna gelince, ev gibi, köyünde adeta eşiği kapısı vardı. Asker ve hacı uğurlamak veya karşılamak. Gelin alaylarını uğurlamak veya karşılamak keza közün eşiğinde oludu. Mesela muhtaç birisi veya düşmanlık güden birisi için “geldi kapıya dayandı” denildiği gibi “çıkıp köye kadar geldi, geldi köyün eşiğine dayandı” da denilir. Evin eşiğine dayanıp yardım isteyen suçluya farklı bir şefkat gösterilirdi o adeta sığınmıştır. Eşikten içeriye girilince kötü niyet dışarıda bırakılır. O evin, o köyün bir ferdi gibi samimi davranılır ve samimiyet görülürdü.Çayeli’nde, diğer yörelerimizde de bir şekilde yaşamakta olan “Evin Sırrı” kavramı vardır ki gerektiğinde sığınan kimse ile, evin çocuklarından saklanan husus bu şahısla paylaşıldığı dahi olmuştur. Aile veya köy için yapılan bu tanımlama vatan toprağı için de geçerli idi ve bu sınırlar kutsaldı, Halk inançlarımıza göre evi olduğu gibi ve köyü olduğu gibi vatan topraklarını da koruyan görünmeyen güçler vardı, haneyi ve yaşanılan toprağı kutsal kılan aynı zamanda bu güçlerdi. (Y. Kalafat, “Milli Sınır Anlayışımızın Halk İnançlarımızdaki Kökleri”,Serhat kültür Fahrettin Kırzıoğlu Hatıra sayısı, Mayıs-Haziran 2006, s.36-38) Her evde Cuma akşamları Yasini Şerif okunmasının veya ölünün kırkına hatimin yetiştirilmesindeki hikmetlerden birisi geçmişlerin ruhu için ise diğer bir sebep de “yüzü suyu hürmetine” felaketlerden Allah indinde koruduğuna inanılanlardı. Bunlar sadece savaş zamanı yardıma gelmiyor, kuraklıktan tutun da her türlü felaketlerde  bu toprakların insanlarına yardımcı oluyorlardı.
         
Rize’de de eşikle ilgili inançlar vardır. Kapının eşiğine oturan kişinin iftiraya uğrayacağına inanılır. Pazar’daki “Kapılık” uygulamasına göre, gelinin indiği ata gelinin kardeşi yoksa yakın akrabalarından biri biner ve atı eşiğe sürerek bahşiş ister. Bu da bir hak türüdür ve eşikte cereyan etmiş olması eşik inancı ile ilgili olmalı. “Sofra Kesme” oğlan evine şakacıktan sorun çıkarmak için yapılan ve olmadık taleplerde bulunmanın Pazar’daki ismidir. Rize’de evlerin eşiklerinin altında evin koruyucusu olduğuna inanılan ve ev halkına dokunmayan beyaz bir yılanın varlığına da inanılırdı.  

Rize yağmurlu olduğu için burada yağmur duasına pek ihtiyaç olmaması doğaldır. Rize’de ihtiyaç duyulan yağmur değil güneş olmalı. Bununla beraber, dere kenarından taş toplayıp dereye atılması veya yağmur duasında parmakların aşağıya gelecek şekilde tutulmasının örnekleri bu bölgede de görülmüştür. Araştırmacı Çelik ve Ak’ın tesbitleri arasında cenaze namazında yağmur duasının yapılmış olması da vardır ki, biz bu tespite ilk defa rastladık. Parmakların aşağıya doğru tutulması ters inancı ile ilgilidir. Erbil’de şahit olduğumuz bir duada düşmanların kahrolması hoca tarafından istenirken cemaat ellerini aşağıya doğru amin duruşunun tersine bir biçimde tutmuştu. Kara kura basan kimse ondan kurtulması için git falan değil, gel gitme gibi ifadeler kullanmalıymış. Bunun çok örnekleri vardır ve halk inanç kültürümüze ters motifi olarak geçmiştir. (Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Ters Motifi” A. Çaycı’ya Armağan, Ankara, 1995, s.297-307) Bu çalışmamızda bunun başka örneklerini de göreceğiz. Nasreddin Hoca’nın Eşeğine ters binişi de bu kara iye ile izah edilmektedir.

Rize halk inançlarında da tersle ilgili inançlar vardır. Mesela giysisini ters giyen birisinin işlerinin ters gideceğine inanılır. Evinden sabahleyin çıkan bir kimsenin işlerinin ters gitmesi karşılaşmış olduğu uğursuz kişi ile de ilişkilendirilir.Çayeli’nde elçiliğe giden kimsenin iç çamaşırını ters giyer ise işinin olacağına inanılır. Bu uygulama Kars yöresinde kız evinin olumsuz cevap vermesi ihtimaline binaen yapılır. Yani olumsuzun olumsuzluğu giderek olumluluğu doğurabileceği mantığı ile hareket edilmiş olunur. Bir dönem Fındıklı’da kız istemeye gidenler ceketlerini ter giyerlerdi. Birçok yerde olduğu gibi Çayeli’nde de bıçak makas ve köpüklü sabun ya yere konularak verilecek kimseye verilmiş olunur veya elin tersi ile uzatılır aksi halde kavga çıkacağına inanılır.Pazar’da kısmeti bağlı kişinin kısmetinin açılması için hocanın namaz kıldığı seccade ters çevrilir. Bu tespitte bağın açılması ile ters motifi bir araya gelmiş ve İslami bir giysiye bürünmüştür. Adeta kısmeti bağlayan kara iye aksi istikamete yönlendirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde namazdan sonra seccadenin köşesi kıvrılır. İfadeye göre bu yapılmaz ise şeytan o seccadede namaz kılarmış. Bu konuya uğurluluk ve uğursuzluk ayrıca kişi oğlu ile ilgili yapacağımız açıklamalar münasebeti ile de değinebiliriz.
         
Anadolu’nun sair bazı yerlerinde mesela Kars’ta da olduğu gibi uçan kuşun insanın üzerine pislemesi uğur alameti olarak algılanır. “Başına devlet kuşu konacak, kondu” denilir” Akşamdan sonra kediye  bulaşma uğursuzluk sayılır ki, kediye bulaşma onun tekin olmaması bilhassa kara kediden sakınılması gerektiği inancı diğer bölgelerimizde de yaygındır. Eski hesap yılbaşı 14 Ocak’a  “koca karı yılbaşısı” denirdi. Bu gün sabahleyin eve kimseler gelmeden bir kap su getirilir ve evin içine serpilirdi. İlk gelen kimsenin  ayağının uğuruna göre o yılın uğurlu geçip geçmeyeceğine inanılırken, gelen kişi erkek ise yılın uğuruna inanılırdı. Bunu andıran inançlar ve uygulamalar az farklarla Trabzon yöresinde de yaşamaktadır. Biz Nahcıvan’da Nevruz günü sabahleyin güneş doğmadan alınıp evin dört köşesine serpilecek ” Ham Su” yun bereketlere vesile olacağını tesbit etmiştik. Yanılmıyorsak bu suya Trabzon yöresinde “Gün görmemiş Su” denilmektedir. Fındıklı halk nasihatları arasında, “yemek ağzında konuşma, kapalı yerde su içme” gibi nasihat var ki, kapalı yerde neden su içilmemesi gerektiğine bir anlam veremedik. 
        
Basmak- basılmak, uğurlu-uğursuz olmak gibi kara iyeler içerikli bir inanç şekli de bağlanmak- bağdan kurtulmaktır. Kolları göğüste bağlanmasına değinmiştik. Rize merkez ilçe çevresinde; düğün arifesinde yere çivi çakılması, ipe düğüm atılması anahtarla bir kilidin kitlenilmesi damadın bağlanılması anlamına gelir. Çivi çakmak daha ziyade türbelerin gönderlerine niyetlenme adına yapıldığı bilinen batı Anadolu ve kuzey Afganistan’da görülen bir uygulamadır. Diş ağrısının tedavisi için 7 uyurların mağarasına çivi çakılır.

Derepazarı’nda kapı üstüne çivi çakılarak korkuluk kaldırılması tedavisi yapılır Düğüm atma iple veya parmaklarla bağlamaya matuf bir büyü şeklidir. Anahtar açmak anahtar kapamak, anahtarla kısmet bağlamak ve açmak da keza çok yaygın büğü türleridir. Damadı ve gelini başlamak, bağlanmalarına karşı tedbirler almak bağdan kurtulmalarını sağlamak halk kültürümüzde geniş uygulama biçimleri bilinen bir büyü türüdür. (Y. Kalafat, “Alanya Yöresinde Kilit-Bağ, Kitlenmek-Bağlanmak” Alanya Tarih ve Kültür Semineri III, Alanya 2004, s.492-496)  
       
Rize merkezde olmamakla beraber yayla bağıntılı olan kesimde geçmişte “Güneş Duası” yapılırdı. Biz Fırat havzasında karın yağması veya durması ile ilgili olarak Ahmet Buran’ın yaptığı çalışmaları hatırlıyoruz. Duanın şekli ve  bilhassa amacını bağlı olarak ihtiyacın mahiyeti belirlemektedir. Yağmur duası için Rize yöresinde “Bubirdak” düzenlenirdi. Bu uygulama Doğu Anadolu’daki “Godi Godi” veya “Çömçe Gelin” mahiyetli bir uygulamadır. Biz bu inancın uzantılarını Kuzey Afganistan deki Hazara Türkleri arasında da tespit etmiştik. Bubirdak’da benzerleri gibi çalı süpürgesinin kız gibi giydirilip çocukların onun arkasına takılıp evlerden yenilecek bir şeyler isteyip onları pişirilip yemesi şeklinde olur. Bu arada çocuklar kendi dillerince kafiyeli söylemlerle dileklerini anlatırlar. Ellerindeki kıl torbanın ismi “kıtlaman” ve pişirecekleri küçük kazanın ismi de “cuga” dır. Çocuklar güneş isterlerken,
                     
“Bubirdağım bur ister                      
Kaşık kaşık yağ ister                      
Kadelden kaymak ister,                      
Un torbasından un ister,                      
Kintamandan tuz ister,                      
Allah’tan kırmızı güneş ister”  
       
Derler ki, bu duanın Azerbaycan’daki bitiş şeklinde “Kızıl gün ister şeklinde ifadeler kullanılır. Bubirdak, Godi Godi veya Çömçe Gelin bir dönem mutlak olana verilen isim mi idi, veya mutlak olanın sıfatlarından birinin mi ismi idi, Beklide mutlak olanın yerel dildeki ismi veya görevli meleğin ismi idi. Bunları bilemiyoruz, konunun dışına çıkıp inanç etimolojisi de yapmayı doğru bulmuyoruz.  
       
Bubirdak merasimi münasebeti ile asıl üzerinde durulacak husus çocuklar yemeklerini pişirirlerken, yemeğe konulacak evlerden toplanılmış yağdan bir miktarcık sağa sola ve havaya atarlarken “Allah’ım yarın kırmızı güneş ver” demiş olmalarıdır. Burada çok ciddi bir inanç fenomeni dini tabakalaşma eski inanca son din olan İslamın giysisinin giydirildiğini görüyoruz. Bubirdak Allah inancının içerisine yerleştirilmiştir. Sağa sola yağlardan birer parça atılması görünmeyenlere, od, yer ve ev iyelerine yapılan saçıdır. Adeta Ayetel Kürsüyü okuyup yeni cihete üflenilmesinin bir veriyantı mıdır? Biz Hakasya’da Altay’da piknik yaptığımız ev sahibi soydaşlarla yiyeceklerimizden çevreye sembolik saçılar yapmıştık rahmetli kayınvalidem yağ eritirken veya hamur yoğururken bir parçacık fırlatıp evin damına yapıştırırmış, Rahmetli annem de kayınvalidesinden böyle bir uygulama gördüğünü hatırlardı. 
        
Bubirdak, Hemşin’de “Ablik-Bublik” olarak bilinir ve duası biraz farklıdır;      
               
“Ablik Bublik ne istersin?                      
Bir kaşık yağ isterim,                       
Tekneden kaymak isterim                      
Verene bir koç oğlan                      
Ermeyene kör, topal kız,                      
O da yansın ateşe”   
      
Şeklinde karşılıklı iki gruba ayrılmış çocukların eğlencesi şeklinde sürer gider. 

Rize’de olduğu gibi kültür coğrafyamızın diğer yörelerinde de süpürge etrafında hayli inanç gelişmiştir. Gidenin arkasından ağlanılmayacağı gibi ev de süpürülmez, süpürge yapılmaz. Bazı yörelerimizde görülen Cuma Salası esnasında evin süpürülmeyeceği inancı Rize merkez halkında yoktur. Ardeşen’de bir kimsenin üzerine doğru süpürülür ise o kimsenin erkek kardeşine kötülük geleceğine inanılır. Kars yöresinde üzerine maksatlı olarak süpürge vurulan kimsenin iftiraya uğrayacağına inanılır. İftiradan korunmak için süpürgeye tükürür gibi tu tu tu denilmelidir. Çayeli’nde “fit öteye fit beriye fit kapının dibine” bilmece dilinde süpürge demektir. Hemşin’de evdeki ve konu komşudaki süpürgelerin toplanılıp yakılması halinde havaların ısınacağı inancı vardır. Pazar’da nazar almış inek için yapılan  nazar tılsımında biber ve kömürün yanı sıra süpürge çöpü de vardır. Pazar’daki süpürge ile ilgili bir diğer inanca göre, evden birisi dışarıya çıkmış ise, kaza geçirmemesi için o gün ev süpürülmez. Nazar alan ineğin tedavisi  için hazırlanan karışım bir tavada yakılıp inek tütsüsüne tutulur. Anadolu’nun bazı yörelerinde süpürge otu ve tohumu üzerlik gibi kullanılır. Süpürgeden nazarlık yapılır. Sürmene dolaylarında gece ev süpürülmez, üzerine süpürülen şahısın yavaş yavaş ölüme gideceğine inanılır. Ev süpürülürken süpürge başkasına dokunursa o kişinin büyümeyeceğine inanılır bu şerrin tesirinden kurtulmak için süpürgeye tükürmesi gerekir. (M. Bilgin, Ö.Yıldırım, Sürmene, İstanbul 1990, s.612-613)   
      
Rize’de her yaşlı ölüm günü için “Kefenlik” diye bilinen kendirden yapılmış bir kumaş ve cenazeye dağıtmak üzere peşkirler ve miktarda  definde kullanılmak üzere para hazırlardı.Bu paraya “Gömülmelik” denilirdi. Anadolu’da bunun diğer adı “kefen parası” veya “Defin Parası” dır. Taraflar arasında ihtilaf çıkar helalık alınamaz ise, haksızlığa uğradığına inanan kimse muhatabına “kefen Paran olsun” derken hayırını görme ölürsün inşallah demiş olmaktadır. Bunlara hiç el sürülmez bunlar adeta o gün için adanmışlardır. Batı Anadolu’da tabutun üzerine örtmek üzere bir halımsı kumaş dokunur. Bu da adanılmış bir örtüdür. Bu da kurbanlık hayvanın adanılıp başka maksat için kullanılmayacağı binit, sütü, yünü alınmayacağı gibi bu örtü de kullanılmadan muhafaza edilir.   
      
Rize yöresinde ölüye yakınları sesli ağlarlar ve buna “sayı kurarar ağlama” denir.(Çelik-Ak, a.g.e. s.47) Türk inanç kültüründe yasta sesli ağlamak Gök Türk çağına kadar uzanmaktadır. İslamiyet fazla abartılı ağlamayı İslam olarak kabul edip onaylamamıştır. Türk kültürlü coğrafyada  ağlamak, ağlayarak ağıt yakmak, ağıt-destanlar meydana getirmek, ağlama merasimine yuğ ve ağlamayıcı  kafiyeli ve coşkulu hale getirmeye sığıtcı denildiğini biliyoruz (Abdulkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s.1, 18, 20; Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da eski Türk İnançlarını İzleri, s.209-210) Ancak Rize’de bu tabire henüz bir anlam veremedik. Yakınları tarafından ölünün sesli ağlamasına Pazar’da “Okoresğu” denilmektedir Yerel dillerde farklılaşma olsa da halk kültürünün dili belirtildiği gibi değişmemektedir. Nitekim Pazar’da da ölünün can verdiği odaya bir bardak su konulur ve 40 gün ışığı söndürülmez ki, çok yaygın bir uygulama biçimidir.Rize yöresindeki ölünün gece defnedilmemesi adet ve inancı Türk kültür coğrafyasında çok yaygındır. Akşam güneş batıp hava kararmaya yüz tutunca yerlerin bağlanıldığı söylenir bu saatte ve ondan sonra bir çok şey yapılmaz. Bizim yorumumuza göre bu uygulamanın derinliklerinde güneş kültü ile ilgili inançlar saklıdır. Mesela bebek bezi dışarıda bırakılmaz, eşikten dışarıya sıcak su dökülmez, ağaç dikilmez. Akşamın hayrı sabahın şerrine tercih edilir. Rize’de de yaşayan bu hususla ilgili tespitlere göre gece tırnak kesilmez, aynaya bakılmaz, idrar dışarıya dökülmez tarak artığı saçlar dışarı atılmaz, bebeğin ve loğusanın çamaşırı kırkına kadar dışarı asılmaz Bu bize “Karanlığın getirdiğinden ve götürdüğünden sana sığınırım” duasını hatırlatıyor. Rize’de mezarın iki başına dikilen tahta veya taşlara “Mezar Patiları” denir. Iskat günü fakirlere havlu, peşkir ıskat olarak verilirken, çocuklara simit, fındık kadınlara tülbent dağıtılırdı.  Bize göre bu uygulama da bir nevi saçı bir nevi kansın kurbandır. Hayır işlemeğe, helalık almaya varsa küskünlük giderilmeğe, sevindirerek hayır dua almaya matuftur.  
       
Konuya girerken bir takım habis ruhlar ve bunların zararları ile korunma şekillerinin olduğundan bahsetmiştik. Bunlara halk inançları çalışmalarımızda kara iyeler diyoruz.. İslami terminoloji ile dillendirmek gerekse, bunlar için belki cin, imamsız cin, şeytan gibi tabirler uygun olabilir. Bunlar ile mikropların bir şekilde bağları var mıdır? Hepsi için aynı şey söylenilebilir mi? İnsan muhayyilesi bunları gerçeklerine rağmen ne şekillere sokmuştur? Bütün bunlar üzerinde durulması gereken hususlardır. Bizim bildirimizin öncelikli alanı kapsamına girmemektedirler.
       
Kara iyeler hayatın her safhasında vardırlar. Hamile kalamayan veya erkek çocuğu olmayan çocuğu veya erkek evladı yaşayamayan bazı hanımlar bunun sebebini kara iyelerde aralar. Kısmeti çıkıp evlenemeyen gençler bilhassa kızlarımızdan bir kısmı kara iyelerde sebebi ararlar. İnanca göre zifafta başarılı olamayan çiftlere kara iyeler sebep olmuştur. Hamilelik ve loğusalık dönemlerinde anne ve bebeğin uğrayabileceği hastalık ve ölümlerin de sebebi olarak kara iyeler düşünülmüş ve inanılmıştır. Kara iyelerin insanlar üzerindeki etkileri insanlar öldükten sonra da devam ettiği inancı vardır. Ayağı basamayan çocuktan konuşamayan çocuğa ve bir çok daha ziyade psikolojik mahiyetli hastalığın kara iyelerden geldiğine inanılır. İye bilindiği gibi sahip demektir. Birçok gücün çeşitli sahipleri varken, kara iyeler bazen bir ve bazen da birden fazla arazın, tersliğin, istenmeyen gelişmelerin sahipliğini yaparlar. Bunun için insanlardan onlardan korunmak ve kurtulmak için inanç içerikli bazı uygulamalar geliştirmişlerdir. Onların yaşadıkları yerler etkili oldukları günün saatleri, insan hayatının dönemleri halk inançlarında belirlenilmiştir.
         
Kara iyeler, sadece insan sağlığından hareketle onların hayatlarında etkili olmazlar. İnanca göre onlar berekette, kuraklıkta, fazla yağışta, güneşsiz geçen günlerde, İnsanların hastalanmalarında, çocukların ayaklarını basamamalarında, yeni evlilerin ilk gecelerinde başarılı olamamalarında hayvanların ve  tarlaların verimlerinde de etkili olurlar Kara iyelerin kara tutumları gibi bir de Ak iyeler vardır. Bunlar da adeta aklayıcı paklayıcılardır. Kara iyelerin hışmından korunmak ve kurtulmak için yapılan bir takın inanç içerikli uygulamalar gibi, Ak iyelerin de hayırlara vesile olan tutumlarını sağlamak veya sağlanılmış hayırlara vesile olan tutumları için şükran belirtmek adına yapılan inanç muhtevalı tatbikatlar vardır. İslami terminoloji ile ak iyeler için belki melek benzetmesi yapılabilir. İslam her şey Allah’ın iradesindedir. Mutlak olan O’dur. 
        
Eski Türk inançlarını devam eden uzantıları arasında kişioğlu’nun da bir kuvve içerdiği hususu vardır. Mesela uğurlu ve uğursuz kişi olduğu gibi, istemese de nazar etmeğe müsait tipler vardır. Bu güç itibariyle, erkek ile kadın, çocuk ile yetişkin ve yetişkinlerinde bilhassa özel durumlarındaki kuvve farklıdır, şeklinde inançlar vardır. Vereceğimiz misalleri iyi anlatabilmiş olma adına yaptığımız bu açıklamalar yeterli bulunmayabilir Özetle kişi oğlunda da ak ve kara iye karakterlerinin bir arada olabileceğini belirtmek istiyoruz. Kişi  bizzat kendisinde bulunan bu özelliklerini harekete geçirebildiği gibi bazen de çeşitli uygulamalarla gücü nispetinde bir takım kara veya ak iyeleri harekete geçirebilir veya geçirebileceğine inanılır. Bu noktada sihir, büyü, tılsım muska gibi inanç ve uygulamalar devreye girebilmektedir. Bütün bunlarla bu alanda yapılanlar ve inanılanların semavi dinlerin tamamen dışında olduklarını söylemek durumunda da değiliz. Zira gelmiş geçmiş bütün hak dinlerinin şeriat ve akaidini de bilemiyoruz. Bir katmanlaşma ve insanlık tarihi boyunca gelişen bir fenomeni ile karşı karşıyayız. 
        
Rize’de eskiden loğusa doğum yaptığı gece Albasmaması için sabaha kadar uyutulmazmış, uyur haldeki kimseyi albasar ise artık uyanamayacağı inancı vardır. Loğusanın bulunduğu eve ikindi namazından sonra gelenlerin ellerini ateşe veya sıcağa tutması istenirdi loğusa ziyaretine gelene güle güle denilmesi halinde sütünün kaçacağına inanılırdı.

Al karısı al arvadı, al basması inancı Türk kültür coğrafyasında çok yaygındır. Ondan korunma çareleri de az biraz farklılıklar gösterse de hemen hemen aynıdır. Şekline yaşadığı yere dair çeşitli anlatılar vardır. Bahaeddin Ögel ve Abdulkadir İnan bu inancın Türk mitolojisindeki yerine dair bilgi vermişlerdir (B Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul, 1998; A. İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1998) Bu inanç Anadolu Türk kültür coğrafyasında da doğal olarak yaşamaktadır. İkindi namazından sonra akşamın olmaya yüz tuttuğu saatler için halk arasında “şer vakti” denir. Ateş halk inançlarımızda genel paklayıcı olarak bilinirken, güle güle denilmesi ile sütün kesilmesi arasındaki bağlantıya bir anlam veremedik.
           
Rize’de güneş ve ay tutulduğu zaman ezan okunur, silah atılır, teneke çalınarak gürültü yapılır iftar borusu ile boru çalınırdı Çelik ve Ak’ın yaptığı bu tespit de çok yaygındır. İnanca göre ayı koruyan iki köpek vardır. Bunlar uyuyunca Cıngolaz veya cıngıloz diye bilinen bir yılan ayı yemeye gelirmiş. Yapılan gürültüden amaç ayın bekçisi olan köpeklerin uyandırılarak yılanların ayı yemelerini önlemektir. Cıngıloz veya Cıngılaz da Alkarısı gibi bir kara iye olarak bilinir. Bazı yörelerimizde ayın tutulması ayın bağlanması olarak da tanımlanır.

Tavara/Davara da bir kara iye olarak bilinir ve uyuyan insanların ağız ve burunlarını eli ile kapatarak onların nefes almalarını zorlaştırır. Elinin içi delik olduğu için onların boğulmaları engellenmiş olur. İç ve doğu Anadolu’da “karakura bastı” olarak bilinen bu olay Rize’de “Tavara bindi” diye bilinir. Bu kara iye Karakura olarak da bilinir ve çok tanınan bir iyedir. Gitmesi istenince yukarıda ters motifi münasebeti ile de belirtildiği gibi gitme kal denilmeli imiş. her şeyin tersini yapan bir iye olarak bilinir Tavara’nın Hemşin’de bilinen ismi “Ağırbasan” dır. Batı Anadolu’da ise “Karabasan” olarak bilinir.
          
Koça veya Kopça tedavisindeki duadan anlaşıldığına göre bu hastalığa yol açan gücün de bir kara iye olduğu söylenilebilecektir. Rize’de Koço veya Kopça olarak bilinen ve bilhassa ellerde çıkan sert mantar Anadolu’nun diğer yerlerinde siğil olarak bilinir. Tedavisinde bizim Doğu ve batı Anadolu’dan yaptığımız tespitlerde kibrit çöpü kullanılır, yanılmıyorsak dolun ayda İhlas süresi okunarak tedavi edilirdi Bazı yörelerde okunurken üzerine arpa sürülür sonra bu  arpalar çürümeğe bırakılır ve arpalar çürümeden koça/kopçaların düşeceğine inanılır. Rize’deki tedavide okunan dualar Abdulkadir İnan’ın eski Türk dininden yapmış olduğu dua tespitlerini andırıyor.

“İlidi düğün etti,                      
Liçidiyi çağırmadı,                      
Liçidi de dediki beni niçin çağırmadın                      
Ben de seni tutar okurum                      
Üç gün üç gece içinde kör ederim, harap ederim”    
     
Sabah erken saatlerde yapılan bu işlemden 5-10 gün sonra koçaların döküleceğine inanılır. Rize de fasulye ve tuza İhlas süresi  okunarak da Koça tedavisi yapılır ki, bu taktirde de duası Türkçe’dir ve yardım Allah’tan dilenir.    
     
Cazı/Cazı Babaanne,  Çamlıhemşin’de Geceleri faaliyet gösteren, kılıktan kılığa girebilen, süt bebeklerinin onlar diri iken ciğerlerini çıkarıp yiyen bir kara iyedir. Örümcek şekline dönüştüğüne dair efsane anlatılır. Loğusanın ve bebeğin ciğerini yediği bu işi değirmenin harkında yaptığı Alkarısı için de söylenilir.İri yarı olduğu göğüslerinin yerlere kadar değdiği tasvir edilir. Tatar Türk halk inançlarında da çeşitli şekillere giren kara iyelerden söz edilir. Cazı diye bilinen kara iye Ali Çelik hocanın  Trabzon yöresinden yaptığı tesbitler arasında da vardır. Bu arada Güneysu’dan derlenilmiş bir cazı  karısı masalının da varlığını biliyoruz. Hemşin yöresindeki algılayışa göre tamamen yaşlı kadın görünümünde olan cazının 1 parmak uzunluğunda bir kuyruğu vardır. Gece faaliyet gösterir her kılığa girebilir ve daha ziyade örümcek görünümündedir. Evlere bacadan girişi ile bilinir. Elindeki büyülü toprağı serpmek suretiyle derin uykuya girmesini sağladığı annenin bebeğinin ciğerini egiş diye bilinen ucu eğri demir ile çıkarıp yediğine inanılır. Bütün kara iyelerde ortak özelliklerden birisi de adeta bebek ciğeri yemektir. Anadolu masallarında “ölü toprağı” diye bilinen mezardan alınmış toprağın üzerine serpildiği insanı uyuttuğu inancı vardır. 
        
Obur/Hortlak; Rize kötü insanları ölünce hortlağın çıkacağına inanılırdı obur çıktığı zaman beyaz kefeni sırtında olurdu mezarından çıkar evin karşısına gelir gürültü yapar, tereklerdeki soğanları yere dökermiş. Böyle hallerde “obur yerine git, yerine git” denilmesi halinde yerine gideceğine inanılır.” Oburdan kurtulmak için onun mezarına pelit kazığı ile bir sepet çakılırmış. Soğanın da sarımsak hatta turp gibi bazı kara iyeler karşısında koruyucu niteliğe sahip olduğuna inanılır.
       
Obur, Hemşin’de Ubur olarak bilinir hayatta iken kötülükler yapmış yaşlı kadınları öldüklerinde toprağın kabul etmeyeceği definlerin kısa bir süre mezarlarından çıkıp çıkıp eski muhitlerinde çığlıklar atarak dolaştıklarına inanılır Hortlak veya Ubur’un ceza olması için Allah tarafından ayaklarının altına ateş konulduğuna inanılır Ubur veya hortlağa silah işlemeği inancı da vardır Kendisini görenler veya sesi duyanların 3 defa “Urum eline” diye tekrarlamaları halinde güneş doğmadan mezarına gitmiş olacağı inancı yaygındır..Ubır Tatar ve Kıpçak  Türk Coğrafyasında Vampir ve Ubırlı Karak da dişi vampir olarak bilinir. Bu tür kelimelerin inanç etimolojileri yapılırken diğer Türk lehçelerinden bu tür kelimelerin doğal olarak tam tetkiki yapılmadan kelimenin milli kimliğinin bulunması zor olmakta ve bu zorluğu inanç sözlüğü çalışmalarının yapılmamış olması da etkilemektedir.
        
Congoloz, Hemşin yöresinde varlığı bilinen bir kara iyedir. Kısa ve iri yapılı her tarafı kıllarla bir yaratıktır. Yılın son ayının son haftası ile ilk ayının ilk haftasında görülür özellikle yiyeceklere ve ambarlara musallat oluşu ile bilinir. Karadan nefret ettiği için onun çıkacağı zamanlar ambar kapıları kömürle karartılırdı. Daha ziyade ikindiden sonra ve gece insanların karşısına çıkar ve demir dili yün tarağı/tapul tarağı ile insanlara zarar verdiğine inanılır. Korunmak için onun sorularına içerisinde kara kelimesi geçecek şekilde cevaplar verilir. Masela ismim Kara Mürsel, Kara Köyden geliyorum, Kara Dağa gidiyorum gibi. Erkek ve dişisinin de olduğuna inanılan congoloz tarafından beğenilip kaçırılmaya karşı tedbirli olmak üzere kişi “adım Musa, boyum kısa, kendim köse” gibi ifadeler kullanılırmış. Congoloz sair zamanında deniz kenarında elekle ile kum edinmeye çalışırmış ve bu ona verilmiş bir ceza imiş. Congolozdaki kömür kara, çirkin görünme ve akşamdan sonra etkili olma motifleri ilginç olmalı. Diğer taraftan kara Türk halk tefekküründe adeta bir koddur.(Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Kara”, Uluslar arası 4. Türk Kültür Kongresi Bildirileri Ankara, s.274-282) Türk Halk İnançlarında Kara) Congoloz’un ismi ile Cınngoloz ismi arasındaki benzerlik de anlamlı olmalı.

Behur   Hemşinden yapılmış bir tespittir. Bu tespiti de Çelik ve Ak’ın çalışmalarına borçluyuz. Behur bir özneden ziyade yapılan fiilin adıdır. Çürükay/Temmuzun son haftası ile ağustos’un ilk haftası arasında çok kısa bir yaşanır ki, yıldırım çakması gibi çok kısadır. Bu olay suyun içerisindeki canlı ve cansız her şeyi etkilemektedir. Kumaş parçalarını çürütür insanların su ile temas halindeki kısımlarında benekler oluşur. Behur’un bu tesirinden kurtulabilmek için suya bir demir parçası veya çivi atılmalıdır. Demirin Behur’u çekeceği ve canlıların zarar görmesini önleyeceğine inanılır. Demir’in Türk kültürlü halklarda koruyuculuğuna inanılan bir kod olduğu bilinmektedir. Nitekim Hemşin yöresindeki “Çuh Tedavisi” nde kızgın ateşte ısıtılmış saban demirinin bakır leğen içerisine konulduğunu ve üzerine yavaş yavaş su döküldüğünü nazardan hastalanmış kimselerin bunun buharına tutularak tedavi edildiğini biliyoruz.
          
Bu bölgede; gözün seğirmesi hayıra alamet sayılmazken bazı yörelerde sağ gözün seğirmesi hayıra sol gözün seğirmesi şere alamettir. Sağ elin içi kaşınır ise  paranın geleceğine sol elin içi kaşınır ise paranın gideceğine yorumlanır. Çayeli nde Ocak ayının 14 inde analı babalı çocuğun ocak demirini yukarıya doğu vurması uğur sayılır ayrıca bereketle, ölüm haberi niteliğinde olan, gelecekten haber niteliğinde olan inançlar da vardır.
          
Zifaf gecesi gençlerin başarısız olmaları için düşmanları tarafından bağlanılmaları, muhtemel bir bağlamaya kaşı korunma ve bağdan kurtulma inancı Türk kültür coğrafyasında yaygın iken, (Y. Kalafat, a.g.m.) bu inancın bu bölgede de yaşadığını görüyoruz. Güneysu bölgesinde çeşitli bağlama şekilleri vardır. Bunlar “İple bağlama”, bıçakla bağlama” ve “Silahla bağlama” dır. İple bağlamada, damadın  geçeceği yolun üzerine bir ip konur, damat bu ipin üzerinden geçince ip düğümlenir ve böylece bağlanılan damat düğüm çözülünceye kadar bağlı kalır. Bıçakla bağlamada damadın geçeceği yolun bir tarafına bıçak diğer tarafına kını konur, damat ikisinin arasından geçince bağlanır kınından çıkarılıncaya kadar bağlı kalır. Silahla bağlamaya gelince silah yolun bir tarafına kurşun karşı tarafına konur, damat ikisinin arasından geçince kurşun silaha konulup ateşlenir. Bu usulle bağlanan erkek sürekli bağlı kalır. Bağdan korunmak için damat geline elbise kesilmeğe gidileceği gün damat bir çarşafın üzerinden 7 defa geçirilir, her defasında çarşafa düğüm atılır. Bu çarşaf damada çok yakın birisi tarafından saklanır ve gerdek gecesi bu düğümler çözülür. Bunu yaptıracak erkek zifaf gecesine kadar çivi çakmaz ve düğüm atmaz. Böylece onu bağlayanların bağlanacağına inanılır.
           
Çelik ve Ak’ın bu konudaki tespitleri bizim yapmış olduğumuz tespitleri zenginleştirmiştir. Her üç uygulama da bizim için büyük ölçüde yenidirler Düğüm atılarak yapılan bağlama şeklinin biz evvelce farklı varyantlarını belirlemiştik. Bıçak ile yapılan uygulama daha ziyade “Kurt Ağzı Bağlama” uygulamasını andırıyor.(Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Kurt Ağzı Bağlamak” Prof .Dr. Tuncer Gülensoy Armağan Kitabı, Kayseri 2006 baskıda ) Çivi çakılmasını biz, ağrı dindirme ve yatır gönderlerine adak bazı bağlanmasından hatırlıyoruz. Bağlanmadan korunmak için alınan tedbirler bizim için yöntemin mahiyeti olarak yabancı değildi. Aslının Kerem’e olan aşkına mani olamayan Kara Keşiş, onu büğü yoluyla kendisine nikahlar/bağlar. Asrı çok istemesine rağmen daha evvel sahiplenildiği için büyüğü yaparak sahiplenen izin vermediği için kerem’e kavuşamaz. Böylece bir büyülenmeğe karşı daha evvel yapılmış büyü ile engel olunmak istenmiştir.
                     
Hayvanlarla ilgili inançlara gelince;
                     
Ardeşen’de çok geniş bir atmaca kültürü vardır.
İkizdere’de ayı tarafından kaçırılan ve bu kaçırılmadan şikayetçi olmayan aile kuran genç kız ve kadın hikayeleri anlatılır.
            
Pazar’da Kuku mevsiminde kuku sesi duyulunca eğer yemek yemiş isen, hasta olunmazmış yememiş isen kuku kuşu kişiyi yenmiş , basmış olacağı için yıl hastalıklı geçirilir.
          
Pazar’da siyah karga evin etrafında bağırır ise yas alameti olarak algılanır. Bu inanç Çayeli nde de vardır.
          
Baykuş kimin evinin önünde öterse o eve felaket getirirmiş Sürmene yöresinde Baykuş vik-vik diye öterse hamile hanımın bebeği kız olurmuş, hu-hu diye öter ise hamile hanım erkek doğururmuş (M. Bilgin-Ö.Yıldırım, a.g.e. s.613)
                                   
Kedi, bilhassa kara kedinin ursuzluğu inancı Rize ve dolaylarında da vardır. Sürmene’deki bir inanca göre kedi saç ayağının altından geçirilir ise artık yavrulayamaz imiş. Sabahleyin Kara kedi görmek o günün uğursuz geçeceği şeklinde yorumlanır (M. Bilgin-Ö.Yıldırım a.g.e. a.g.y.).
           
İyidere’deki bir deyişe göre “Kurdun adı çıktı çakallar baş koparayı”

Bölgede Şubat ayı Küçük ay olarak da bilinirken bu aydan 9 gün sonra kurtların kızan mevsimi başlar ki “Kurt Kızana Durdu” denir. “Kurt Kızanı” Mart ayının 9 una kadar devam eder. Sürmene limanının barınmaya çok uygun olduğundan bahseden tarihi kaynaklar burada “kurt” diye bilenen bir balık türünün kayıklara zarar verdiklerinden kayıklar burada barınamazlardı. (M. Bilgin- Ö.Yıldırım, a.g.y.)  
       
İyidere’deki bir başka deyişe göre “el elinlan yılana tutma yılana yazıktır” Çayeli’nde Üzerinde yılan resmi/turası bulunan ve yılanlı kuruş olarak bilinen paradan kolye yapanın boğaz ağrılarının geçeceğine inanılır..Rize’deki yılan duasına göre,
                      
“Yılan yılan afiye,                      
Yılan gider kafiye                      
Kerpetilen kel dişi                      
Bağladım yılan dışı”  

Bu dua okununca yılan hareket edemezmiş           
Bazı yörelerimizde canlı yılan yakalamak yılan bağlanır ve bunun  da kafiyeli sözleri vardır;

“Yılan yılan ağıdım                      
Yılan benim tanığım                      
Yılan gördüm ağladım                      
Dört bir yandan bağladım”

(Prof. Dr. Zeki Başar, Halk Hekimliğinde ve Tıp Tarihinde Yılan,Ankara, 1978, s.15)  
                  
Bazı yılan türlerinin insanın gözünün içine bakarak onu büyülemek suretiyle hareketsiz hale getirdiğine inanılır. 
        
Evin iyesi olarak kabul edilen beyaz yılan evin eşiğinin altında yaşarmış .

Loğusaların göğsünde süt birikmesi olarak bilinen “yılancık” hastalığı okunup üflenilerek tedavi edilir. Bu isimle bilinen ve kemiğe kadar işleyen tedavisi zor bir iltihabı hastalık da vardır.
          
Rize yöresindeki yılana duyulan güvensizlik anlatılırken “Elun elinlan yılanı tutma yazıktır” denir.
           
Çakalın çıkardığı gaz ağacın dalında tünemiş olan tavuğu bayıltıp aşağıya düşürürmüş.           
Çakalın kuduz olup olmadığını test etmek için ısırılan kimse 40 gün uyutulmamak için Çakal Düğünü yapılırdı.
           
Erkek çakal uluduğu kapıya uğursuzluk getirir. Keza en köpeğinin uluması da ölüm haberi sayılır.
                                               
Pardi/Dişi Çakal  bağırdığı zaman yas beklenirmiş.
                       
Cazı, örümcek şekline girerek ocağın bacasından eve girermiş.
                       
Ninnilerde ve çocuk nazlatmalarında Kurt/börü’ye de yer verilir.
           
Diğer bazı inançlar, Yumurcak sevimli anlamına geldiği gibi Azrail anlamına da gelir.(Y.Kalafat, “Van Gölü Havzası Örnekleri ile Halk İnançlarında Ölüm Meleği” II.Van Gölü Havzası Sempozyumu, Bitlis, 04-7 Eylül 2006) Doğu Karadeniz’de ailemden bildiğim bet duada “çor vursun o muncurlara” denirdi. Çor Rusça’da kara anlamına gelirken, bu dile Kıpçakça’dan geçtiği de ifade edilmektedir. Yine “Daun/Davun vura o yüzü” denirdi Daun/Taun hastalığı bağlantılı mı? Kars yöresinde “Baba çıka sıfatına/suratına denir. Buradaki baba, türbedeki aziz anlamına da gelen baba mı, yani babanın hışmına gelesin manasında mı? (Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Baba İyesinin Mitolojik Boyutu” VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi,8-12 Kasım 1999, İstanbul) “Yumurcak vursun o muncurlara” tarzındaki Rize bedduasındaki yumurcağın inanç etimolojisi nasıl yapılmalı? Keza ander ve kaybana kelimelerini ailemden biliyorum “ander kalasun veya ander kaybana kalasın” ölüm temenni edilince söylenirdi. Bunlardan ander, Kars’ta andır olarak bilinir ve “andıra galasan” şeklinde söylenir. Bu ifadelere çağırım yapan bir de Kada kelimesi vardır.Doğu Karadenizde “Gadanı alsın” Kars ve çevresinde “Gadanı belanı savsın alsın” denir. Bu ifadelerden “Gada” nın iyi bir şey olmadığını anlayabiliyoruz. Bize göre gada da bir kara iye ve kedi ile ilgili olmalı. Zira, Sürmene halk Türkçesinde bazı kelimelerin arasında Kada kelimesi de var ve bu kelime kedi anlamında kullanılmaktadır ki, kedinin tekin olmadığı inancı yaygındır.
           
İyidere’de Hurma Hastalığı olarak bilinen hastalığın tedavisinde bıçakla 100 daire çizilerek 3 kere dönülür, “Kaf Dağının ardına” denilerek bıçak üflenir ters istikamete arkaya doğru atılır. Bu esnada; “Oğurma oğumra..” diye başlayan bir manzum okur. Bu okumayı yapacak kadın ise uygulamayı erkekten, erkekse kadından öğrenmeli.
          
“Gelin Kaynana Efsanesi” ndeki taş kesilme motifi kültür coğrafyamızın sık rastlanılan bir motifidir. Ancak aynı adla bilinen diğerlerinde çok kere iyi olmayan kaynanasından kurtulmak için taş edilmesi için gelin Allah’a dua ederken bu tespitte, Kaynana kötü  gelin gibi taş olmak üzere dua etmektedir (S.Sakaoğlu Anaolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Katalogu, Ankara, 1980).

Hemşin’in Üskürt Dağı tepesinde yayla yolu yayla yolu üzerindeki Gürgen ağacının dibine geçenler tarafından ufak taşların atılması ile yorgunluğun gidereceği inancı  vardı Biz benzer bir tespite de Petekli-Sürmene yayla yolu üzerinde şahit olmuştuk. Burada da yaylaya çıkanlar yolun kenarındaki çukurumsu yere “iyi derler” inancından yola çıkarak ufak taşlar atarlardı. Obo’lar bilindiği gibi, Altay Türkleri tarafından yola çıkanlarca adak taşlarını yol iyesi için attıkları taş yığınlarıdır. Buralardaki çalılara adak çaputu bağlandığı da olur. Biz bu uygulamalara Hakasya incelemelerimiz münasebeti ile şahit olduk. (Y.Kalafat, Altaylardan Anadolu’ya Kamizm Şamanizm, Yeditepe, İstanbul 2004)   
      
Hemşin’de Cuma günleri cami minberinin altından geçmenin hastalıklara iyi geleceği inancı vardır. Altından geçme kara iyeleri aldatma için yapılan bir alem değiştirme olayıdır. Bu maksatla, gökkuşağının, atın, gelinler kaynananın, yenilen pehlivan yenenin koltuğunun altından geçer. Kaya deliğinden, delikli taştan, ağaç kovuğundan geçildiği olur. Cami etrafında geliştirilmiş eski dinlerden İslam’a sokulmuş bu tür yüzlerce inanç vardır. (Y. Kalafat, İslamiyet ve Türk Halk İnançları, Kültür bakanlığı, Ankara, 1996) 
        
İkizdere’de “Dağ Tutması” inancı vardır. Yaylaların çakıllı dik yollarında aniden durup yürüyemeyen hayvanlar için bu tabir kullanılır. Çözümü dağ tutan hayvanın sol arka ayağından alınmış toprağın ağzına sürülmesidir. Bize göre bu inanç ve uygulama tamamen dağ Kültü ile ilgilidir. Dağ iyesi ceza verebilir çare de olabilir. 
        
Pazar’da şifa aranılacak yerlerden birisini de şehitlikler olduğuna inanılır. Çeşitli ruhi sorunları olanlar bu arada basamayan çocuklar mezarlara bastırılır, taştan taşa atlatılır, mezarların etrafında gezdirilir. Şehitliklerin sahipli olduğuna inanılır. Sahiplilik halk inançlarımızda bir koddur. (Y.Kalafat, “Kocaeli ve Çevresi Örnekleri ile türk Halk İnançlarında Adanmışlık/Sahiplilik” I. Uluslar arası Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu, (Kocaeli, 20-22 Nisan 2006) Pazar’da 14 ocak’ın ismi “Çalagani” dir Bu gün sabahleyin daha eve kimse gelmeden evin erkeği sağ kapıdan dışarı çıkar, üç kez evin etrafında dolaşır soldan içeri girer. Halk inançlarımızda tavaf da bir kültür kotudur. (Y. Kalafat, “Diyarbakır ve Çevresi Örnekleri İle türk Halk İnançlarında Tavaf/Dönme” II.Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu, (Diyarbakır 15-18 Kasım 2006) 

SONUÇ:     
    
Bu kadar kapsamlı bir konuyu Rize gibi kültürel katmanlaşmış bir coğrafyada eksiksiz yorumlamak, karşılaştırmalar yapmak, kaynak göstermek hakikaten bizi zorlamıştır. Böylesi araştırmayı bildiri kapsamına almak da kolay olmamıştır. Bununla beraber evvelce derlenilip tasnifi büyük ölçüde Çelik ve Ak tarafından yapılmış olan bu bilgiler hakikaten bizi heyecanlandırmıştır. Bu sahadaki çalışmalarımıza ilmek kattığı kanaatindeyiz. Bu bilgileri de katarak yapacağımız yani çalışmaların halk inançları araştırmaları itibariyle yararlı olacağına inanıyoruz.
           
Bildirimizde vesileler yaratarak ilgili kaynaklara atıf yapmaya çalıştık. Bununla amacımız halk kültürü-milli kültürel kimlik arasındaki paradigmanın oluşturulmasını sağlamaktır. Elimizden geldiğinde mitolojik dönem ile bağlantı kurmaya çalıştık. Kültür çoğrayamızın gelişim ve oluşum sürecine ışık tutalım istedik. Bu alanda yapılacak yeni çalışmaların kolaylaşmasını amaçladık.

Dr. Yaşar KALAFAT (Halkbilim Araştırmacısı)



Düzenleyen TUREBTÜRKİYE - 09.Eylül.2008 Saat 01:46
Yukarı Dön
 Gönder Gönder

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums® version 9.50
Powered by Web Wiz Forums Free Express Edition
Copyright ©2001-2008 Web Wiz